İslamabad’da kurulan kırılgan diplomasi dağıldı. Hürmüz’de kriz derinleşiyor, NATO çatırdıyor, bölgesel söylemler sertleşiyor. Artık mesele savaşın çıkıp çıkmayacağı değil, ne kadar genişleyeceği.
İsrail ve ABD’nin suç işbirliği dünyayı giderek daha tehlikeli bir çıkmaza sürüklüyor. ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun attıkları adımlar ve kullandıkları sert, meydan okuyucu söylem, özellikle Lübnan’a yönelik ateşkes döneminde dahi süren saldırılarla birlikte artık kontrolsüz bir tırmanma ve çılgınlık boyutuna ulaşmış durumda.
Trump’ın Hürmüz’de abluka sinyalleri veren çıkışları ve müzakereyi baskı aracına dönüştüren yaklaşımı, Netanyahu’nun ise sahada askeri gerilimi düşürmek yerine genişleten operasyonları ve Türkiye’ye yönelik sert uyarıları, bölgedeki kırılgan dengeleri daha da zorluyor. Ortadoğu bir kez daha tarihin en tehlikeli eşiklerinden birinde.
İslamabad’da saatler süren görüşmelerin ardından ilan edilen iki haftalık ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma fırsatı gibi sunuldu. Ancak sahadaki gerçeklik bunun çok ötesinde. Bu bir çözüm değil, yalnızca zaman kazandıran bir duraklama. Taraflar geri adım atmış değil; sadece yeniden pozisyon alıyor. Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu anlamak için “barış süreci” gibi iyimser kavramlardan çok, “askıya alınmış savaş” gerçeğini esas almak gerekiyor.
Diplomasi neden çöktü: Aynı masada, farklı dünyalar
İslamabad görüşmelerinin başarısızlığı teknik değil, yapısal bir çöküştür. Taraflar yalnızca anlaşamadı demek yetersiz kalır; aslında taraflar aynı sorunu farklı şekillerde tanımladı. Washington’un 15 maddelik önerisi, İran’ın nükleer programını sonlandırmanın ötesinde, bölgesel etkisini de sınırlamayı hedefliyordu. Tahran’ın 10 maddelik planı ise egemenlik, güvenlik garantileri ve yaptırımların kaldırılması üzerine kuruluydu.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, müzakere edilebilir bir boşluk değil, stratejik bir uçurumdu. İran’ın “çifte standartlar” eleştirisi bu uçurumu daha da derinleştirdi. Tahran, Şubat sonundan bu yana yaşanan saldırıların telafi edilmemesini ve uzun vadeli güvenlik garantilerinin sunulmamasını kabul edilemez buldu. Washington ise bu talepleri İran’ın davranışlarını değiştirmeden ödüllendirilmesi olarak değerlendirdi.
Sonuçta ortaya çıkan şey bir anlaşma değil, diplomatların ifadesiyle “güvensizlik üzerine kurulmuş geçici bir köprü” oldu. Ve o köprü artık yok.
Hürmüz Boğazı: Savaş denize mi taşınıyor?
Görüşmelerin çökmesiyle birlikte dikkatler yeniden Hürmüz Boğazı’na çevrildi. Bu dar geçit, yalnızca bir deniz yolu değil, küresel ekonominin can damarı. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si buradan geçiyor.
Ancak bugün tartışılan mesele artık yalnızca enerji akışı değil, denizlerin askerileşmesi. Eğer Washington, “İran’a gidecek gemilere izin vermem” derse ve buna karşılık Pekin, sanayisi için hayati olan İran petrolünü taşıyan gemilere donanma eskortu sağlayacağını ilan ederse, ortaya çıkacak tablo bir enerji krizinin çok ötesine geçer. Bu, doğrudan büyük güçlerin denizde karşı karşıya gelmesi anlamına gelir.
Böyle bir senaryoda Hürmüz, yalnızca bir boğaz olmaktan çıkar, küresel güç rekabetinin sıcak temas hattına dönüşür. Bir yanlış hesaplama, bir radar hatası ya da bir “uyarı ateşi”, zincirleme bir çatışmayı tetikleyebilir. Bu nedenle Hürmüz üzerindeki kontrol tartışması, savaşın coğrafyasını genişletmekle kalmaz, niteliğini de değiştirir.
Soğuk Savaş’ın en tehlikeli anlarından biri olan Küba Füze Krizi nasıl “Meksika çıkmazı” benzeri bir nükleer eşiğe dönüşmüşse, bugün benzer bir gerilim hattının Hürmüz’de yeniden şekillenmesi ihtimali giderek daha yüksek sesle konuşuluyor. Bu kez fark şu: O dönemde iki süper güç vardı, bugün ise çok daha karmaşık ve çok aktörlü bir denklem söz konusu.
Kara harekâtı senaryosu: Savaşın geri dönüşsüz eşiği
Washington’dan gelen “kara harekâtı gerekmeyebilir” açıklamaları, aslında bu seçeneğin masada olduğuna işaret ediyor. İran gibi geniş, dağlık ve yüksek nüfuslu bir ülkede yürütülecek bir kara operasyonu, kısa süreli bir askeri müdahale olmaktan çıkar, uzun yıllar sürebilecek bir çatışmaya dönüşür.
Ancak mesele artık yalnızca kara harekâtı riskiyle sınırlı değil. Tartışmanın daha derin ve rahatsız edici bir boyutu var: nükleer ve daha geniş anlamda NBC yani nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar eşiği. İran’ın nükleer kapasitesi üzerinden yürütülen tartışmalar, çoğu zaman ciddi bir çifte standardı da beraberinde getiriyor. İsrail’in resmen kabul etmese de onlarca nükleer başlığa sahip olduğu uluslararası çevrelerde uzun süredir bilinen bir gerçek. ABD ise tarihte nükleer silahı savaşta kullanmış tek ülke olarak, hem de iki kez sivil nüfus üzerinde bu eşiği aşmış bir geçmişe sahip.
Bu tablo, bugün dile getirilen “nükleer tehdit” söylemini daha karmaşık ve daha tartışmalı hale getiriyor. Eğer bir tarafın sahip olduğu kapasite “caydırıcılık” olarak tanımlanırken, diğer tarafın potansiyeli “varoluşsal tehdit” olarak sunuluyorsa, burada yalnızca güvenlik değil, güç dengesi ve siyasi tercih belirleyici oluyor.
Bu nedenle sorulması gereken soru artık şudur: Netanyahu-Trump hattında giderek sertleşen bu yaklaşım, yalnızca konvansiyonel savaşın sınırları içinde mi kalacak, yoksa daha tehlikeli bir eşiğe mi sürüklenecek? NBC boyutuna varabilecek bir tırmanma ihtimali bugün için hâlâ düşük görünse de, tamamen dışlanabilecek bir senaryo olmaktan çıkmış durumda. Bu da başlı başına ciddi ve meşru bir endişe kaynağıdır.
Daha da önemlisi, böyle bir tırmanma ihtimali yalnızca askeri hesaplarla sınırlı değildir. Algı, psikoloji ve caydırıcılık üzerinden yürüyen bu gerilim, tarafları giderek daha sert pozisyonlar almaya zorlar. Bir noktadan sonra geri adım atmak, askeri değil siyasi bir zafiyet olarak algılanmaya başlar. İşte bu psikolojik eşik aşıldığında, krizler en tehlikeli evresine girer.
Böyle bir ortamda atılacak her adım, yalnızca İran’ı değil, Irak’tan Lübnan’a uzanan geniş bir hattı etkiler. Bölgesel vekâlet savaşları birbirine bağlanır, ayrı krizler tek bir büyük çatışma alanına dönüşür. Bu noktada savaşın sınırları genişler, kontrol edilmesi zorlaşır ve maliyetleri katlanarak artar.
Sonuçta ortaya çıkacak tablo yalnızca askeri değil, siyasi ve toplumsal sonuçlar da doğurur. ABD açısından yeni bir “rejim değişikliği” hedefi, uzun süreli ve yıpratıcı bir direnişle karşılaşma riskini beraberinde getirir. Bu da savaşın nasıl başlayacağından çok, nasıl sürdürüleceği ve nasıl sonlandırılacağı sorusunu daha kritik hale getirir.
NATO’da fay hatları: İttifak mı, ayrışma mı?
Krizin en dikkat çekici boyutlarından biri de NATO içindeki derin görüş ayrılıkları. ABD’nin askeri hamlelerine Avrupa’nın büyük güçlerinin mesafeli yaklaşması, ittifakın geleceğine dair ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Almanya ve Fransa gibi ülkeler, bu savaşın Avrupa ekonomisi ve güvenliği üzerindeki etkilerini hesaplayarak temkinli davranırken, Doğu Avrupa ülkeleri daha farklı bir tehdit algısıyla Washington’a yakın duruyor. Bu durum NATO’nun ortak bir stratejik vizyona sahip olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
İttifakın iki katmanlı bir yapıya evrilmesi ihtimali giderek daha fazla konuşuluyor. Bir yanda ABD’nin liderlik ettiği esnek “gönüllüler koalisyonu”, diğer yanda Avrupa’nın kendi savunma kapasitesine dayalı daha sınırlı bir yapı. Bu ayrışma, NATO’nun yalnızca askeri değil, siyasi anlamda da dönüşmekte olduğunu gösteriyor.
Türkiye’nin denge arayışı ve artan baskı
Bu karmaşık denklemde Türkiye’nin konumu son derece hassas. Hem NATO üyesi hem de bölgesel bir aktör olarak Ankara, çok katmanlı bir denge politikası izlemek zorunda. İran ile ekonomik ve coğrafi bağlar, Batı ile ittifak ilişkileriyle birlikte yönetilmeye çalışılıyor.
Türkiye’nin arabuluculuk girişimleri bu nedenle yalnızca diplomatik bir tercih değil, stratejik bir zorunluluk. Çünkü bu krizin derinleşmesi Türkiye için doğrudan ekonomik ve güvenlik riski anlamına geliyor. Ancak bölgesel söylemlerin sertleşmesi, bu dengeyi daha kırılgan hale getiriyor.
Söylem savaşı: Netanyahu–Erdoğan hattı
Benjamin Netanyahu ile Recep Tayyip Erdoğan arasında giderek sertleşen açıklamalar, yalnızca retorik bir gerilim değil, stratejik bir ayrışmanın açık bir göstergesi haline gelmiş durumda. İsrail’in Türkiye’yi potansiyel bir denge bozucu güç olarak konumlandırması, Ankara’nın ise Netanyahu yönetimini giderek daha sert ve doğrudan ifadelerle hedef alması, diplomatik alanın hızla daraldığını ortaya koyuyor.
Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamalarda Netanyahu için “çağın Hitler’i” ifadesinin kullanılması, Ankara’nın sabrının ciddi biçimde zorlandığını ve artık klasik diplomatik dilin dışına çıkıldığını gösteriyor. Bu tür bir niteleme, yalnızca sert bir eleştiri değil, aynı zamanda ahlaki ve tarihsel bir konumlandırma anlamına geliyor. Türkiye, bu söylemle İsrail’in son dönemdeki askeri operasyonlarını yalnızca güvenlik politikası olarak değil, uluslararası hukuk ve insanlık değerleri açısından da sorgulanması gereken bir çizgi olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Bu söylem sertleşmesi, aynı zamanda sahadaki gelişmelerle de doğrudan bağlantılı. Özellikle ateşkes dönemlerinde dahi süren operasyonlar ve sivil kayıplara ilişkin artan uluslararası eleştiriler, Ankara’nın tepkisini daha görünür ve daha yüksek sesli hale getirmiş durumda. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemde yaptığı açıklamalar da dikkat çekici. Fidan, yalnızca İsrail’i değil, aynı zamanda Batı’yı da açık biçimde uyararak, bölgede sürdürülen politikaların uzun vadede kontrol edilemez sonuçlar doğurabileceğine işaret etti. Özellikle çifte standartlara dayalı yaklaşımın sürdürülemez olduğunu vurgulayan bu açıklamalar, Türkiye’nin diplomatik pozisyonunu daha net ve daha iddialı bir çerçeveye taşıdı.
Fidan’ın konuşmalarında öne çıkan bir diğer unsur ise krizin artık bölgesel sınırları aşma riski taşıdığı yönündeki uyarıydı. Bu yalnızca İsrail-İran hattında değil, Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan geniş bir coğrafyada yeni gerilim alanlarının oluşabileceğine işaret ediyor. Türkiye’nin bu noktada verdiği mesaj, yalnızca bir tarafı eleştirmek değil, aynı zamanda mevcut gidişatın tüm aktörler için riskli olduğu yönünde bir uyarı niteliği taşıyor.
Ancak bu sertleşen söylem, beraberinde önemli bir riski de getiriyor. Bu tür ifadeler kısa vadede iç kamuoyuna güçlü bir mesaj verirken, uzun vadede diplomatik manevra alanını daraltma potansiyeline sahip. Diplomatik köprülerin zayıfladığı bir ortamda kriz yönetimi daha zor hale gelir, arabuluculuk kanalları daralır ve taraflar arasındaki iletişim daha kırılgan bir zemine oturur.
Netanyahu–Erdoğan hattında yaşanan bu söylem savaşı, yalnızca iki lider arasındaki kişisel ya da politik gerilim olarak okunmamalı. Bu, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde, tarafların birbirini nasıl konumlandırdığını gösteren stratejik bir işarettir. Ve bu işaret, diplomasinin alanı daraldıkça gerilimin yönetilmesinin de o ölçüde zorlaşacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Yeni savaş biçimi: Adı konmamış küresel çatışma
Bugün gelinen noktada “dünya savaşı” kavramını yeniden düşünmek gerekiyor. Artık savaşlar yalnızca cephelerde yürütülmüyor. Enerji hatları, ticaret yolları, finans sistemleri ve diplomatik ilişkiler bu çatışmanın parçaları haline gelmiş durumda.
Bu nedenle belki de doğru soru, “dünya savaşı çıkacak mı?” değil. Daha doğru soru şu olabilir: Dünya savaşı zaten başladı mı, sadece biz henüz adını mı koymadık?
Çünkü bugün yaşananlar, tek bir coğrafyada sınırlı olmayan, çok katmanlı bir çatışma düzenini işaret ediyor. Bu düzenin en tehlikeli yanı ise başlangıç ve bitiş noktalarının belirsizliği. Savaş ilan edilmiyor, ama etkileri her yerde hissediliyor.
İslamabad’da çöken yalnızca bir müzakere süreci değil. Umarım yanılırız, ancak birçok analist gibi ben de çökenin sadece o masa değil, savaş ile barış arasında yapılması gereken o hayati tercih olduğu kanaatindeyim. Dünya, görüşmeler öncesine kıyasla artık tüm insanlık için çok daha büyük tehditler ve varoluşsal riskler barındıran bir döneme doğru ilerliyor.