Bugün “Ahlak Hanım” isimli kitaptan bir anlatıyı özetledim. Umarım beğenirsiniz.
Telefonu uzun uzun çaldı. Yağlı elleri ile telefona dokunmak istemedi. Peçete ile parmaklarını sildi. Bu da zamanını aldı.
“Her halde çok önemli,” diye düşündü telefona uzanırken.
İş yaparken telefon sesini dışarıya açardı. İşini yaparken arayan olursa telefonu eline almadan konuşabiliyordu. Tuşa basarken kimin aradığını da gördü.
Okuldan arıyorlardı.
Telefondan gelen ses Karanfil’le ilgili konuştu.
“Okuldan arıyorum. Karanfil’le ilgili küçük ama önemli bir sorun var. Okula kadar gelebilir misiniz?”
“Hemen geliyorum.”
Telefonu kapatıp kocasını aradı.
“Sen koş. Ben de izin alıp hemen geliyorum.”
On beş yirmi dakika sonra okuldaydılar.
Müdürün odasına yöneldiler.
Kapı açıktı. Müdür masada oturuyor Karanfil de önünde ayakta duruyordu.
Müdür onları içeri davet etti.
“Buyurun Erdoğan Bey. İçeri girin. Oturun lütfen.”
Erdoğan da Sıla da bir şey söylemeden içeri girip masanın karşısındaki yastıklı sandalyelere oturdular.
“Ne yaptı Müdür Bey?”
“Bir şey yapmadı. Olay da o. Bir şey yapmaması.”
İkisi de birbirlerine baktılar. Bir şey anlamamışlardı.
“Karanfil, sen anlat olanları.”
Karanfil başını kaldırdı. Suçlu gibi durmuyordu. Kendinden ve yaptığından emindi.
“Okulda üç kişi herkesten para topluyordu. Farklı davrananları dışlıyorlar. Diğerlerinin onunla konuşmasını, arkadaşlık etmesini engelliyorlar. Ben vermedim. Beni dışladılar. Ben sıkıldım. İki gündür böyleler. Ben de sesimi yükselttim. Korkaklar dedim. Sesler yükseldi. Sebep benmişim diye beni buraya getirdiler.”
“Müdür Bey suçu bu mu?”
“Para istediklerinde vermediğini, bunun için sınıfta dışlandığını öğretmenine söylemeliydi.”
Karanfil dayanamayıp söze girdi.
“Söyleseydim ispiyoncu olacaktım. Korktum.”
***
Akşam sofrada herkes vardı. Erdoğan, Sıla, Karanfil ve ilkokul dördüncü sınıfta okuyan kardeşi Levent.
Sıla yemekten önce konuştu.
“Karanfil, bugün okulda olanları anlatır mısın?”
Karanfil başını eğdi.
“Bir çocuk vardı,” dedi. “Para topluyorlardı. Vermeyenle dalga geçtiler.”
“Sen ne yaptın?”
“Bir şey yapmadım. Parayı vermedim, sustum.”
Levent araya girdi.
“Ben olsam verirdim,” dedi. “Daha kötü olurdu yoksa.”
Sıla ona baktı.
“Sen bunun doğru olduğunu kimden öğrendin?”
Levent kısa bir süre sustu. Sonra dürüstçe söyledi.
“Herkesten.”
Bu cevap Karanfil’in bildiği cevaptı ama kimseyi rahatlatmadı.
Sıla masaya dayadı.
“Bakın, bugüne kadar biz size ‘iyi olun’ dedik ama kötüye karışmamayı da öğretmeye çalışıyoruz. Ama kötüye karışmamak; kötü yapılanı görmemezliğe gelmek demek değildir.”
Erdoğan mırıldandı.
“Her yerde aynı şeyler. Yanlış yapmıyorsun. Ama ses de çıkarmıyorsun.”
Karanfil’in gözleri doldu. Sesi titredi. Ağlayacak gibi oldu.
“Ben kötü biri olmak istemiyorum ama dışlanmak da istemiyorum.”
Levent fısıldadı:
“Ben de.”
Sıla Karanfil’ e döndü.
“Okulda kaç öğrenci var?”
“Bilmem ama herhalde 250 veya 300 kişi var.”
“Tamam, 300 öğrenci varsayalım. Öğrenciler birlikte okulun çatısına çıksalar. Bu öğrencilerin kaçı kendini damdan atarsa, ‘damdan kendini aşağı atmak’ doğru düşünce olur?
Ya da şöyle düşünün, yarısı atlasa bu doğru bir düşünce mi olur? Onlar atladı diye siz de atlayacak mısınız?”
Suskunluk şaşkınlıkla ve bir fark edişle birlikte geldi.
“Hadi yemeklerimizi yiyelim ve düşünelim. Cevaplarınızı yemekten sonra söylersiniz. İsterseniz cevap dahi vermezsiniz.”
Masadaki herkes şunu anladı.
Tarafsızlık, güçlüden yana taraf tutmaktır.
Ama güçlü her zaman doğru davranmayabilir.
Ne diyorduk. Gülü, verenin az da olsa elinde kokusu kalır.
Geçmiş bayramınız kutlu olsun.
Hoşça kalın.