Kıbrıs sorunu, yıllardır aynı kavşakta dönüp duran bir siyasi çıkmaz olarak önümüzde duruyor. Ancak geçmişte yaşananların doğru okunması, geleceğe ilişkin sağlıklı politikalar üretmenin de ön koşulu. Bu nedenle İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Crans-Montana sürecine ilişkin son değerlendirmeleri dikkatle ele alınmalıdır.
Kıbrıs sorunu, yıllardır aynı kavşakta dönüp duran bir siyasi çıkmaz olarak önümüzde duruyor. Ancak geçmişte yaşananların doğru okunması, geleceğe ilişkin sağlıklı politikalar üretmenin de ön koşulu. Bu nedenle İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Crans-Montana sürecine ilişkin son değerlendirmeleri dikkatle ele alınmalıdır.
Talat, 2017 yılında İsviçre’nin Crans-Montana kentinde gerçekleştirilen müzakerelerde masayı deviren tarafın Rum liderliği olduğunu bir kez daha hatırlattı. Aslında bu tespit yeni değil. O dönemde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in ortaya koyduğu çerçeve temelinde taraflar kapsamlı bir çözüme her zamankinden daha fazla yaklaşmıştı. Ancak nihai adımı atmaktan kaçınan taraf Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olmuştu.
Ne var ki Kıbrıs Türk tarafı, bu gerçeği uluslararası kamuoyuna yeterince güçlü şekilde anlatamadı. Talat’ın işaret ettiği gibi, dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile Türkiye arasında yaşanan siyasi gerilimler kamuoyunun dikkatini başka alanlara çekti. Böylece Crans-Montana sonrasında oluşabilecek diplomatik avantajlar değerlendirilemedi. Kıbrıs Türk tarafı, çözüm isteyen ve uzlaşmaya hazır taraf olduğu yönündeki güçlü pozisyonunu uluslararası zeminde kalıcı bir siyasi kazanca dönüştüremedi.
Bugün ise farklı bir dönemin içindeyiz. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar ile yaptığı görüşmede ortaya koyduğu yaklaşım, Ankara’nın Kıbrıs politikasındaki mevcut çizgiyi net biçimde ortaya koyuyor. Türkiye, federasyon temelindeki müzakerelerin yıllarca sonuç vermediğini, Ada’daki mevcut gerçeklerin artık göz ardı edilemeyeceğini savunuyor. Bu nedenle iki devletin yan yana yaşayacağı bir çözüm modelinin en gerçekçi seçenek olduğu görüşünü dile getiriyor.
Bu noktada önemli olan, geçmiş ile bugünü birbirine karşıt kutuplar olarak değerlendirmemektir. Crans-Montana’nın ortaya koyduğu temel gerçek şudur: Kıbrıs Türk tarafı çözüm iradesi gösterdiğinde uluslararası toplum nezdinde önemli bir meşruiyet kazanabilmektedir. Bugün iki devletli çözüm tezini savunanlar açısından da aynı ihtiyaç geçerlidir. Eğer yeni bir siyasi vizyon ortaya konulacaksa, bunun sadece Ankara ve Lefkoşa’da değil, uluslararası platformlarda da güçlü biçimde anlatılması gerekir.
Dolayısıyla “şimdi ne yapmalıyız?” sorusunun cevabı geçmişe takılıp kalmak değildir. Crans-Montana’dan çıkarılması gereken ders, haklı olmanın tek başına yeterli olmadığıdır. Haklılığı uluslararası alanda görünür kılmak, diplomatik zeminde destek üretmek ve siyasi hedefleri dünyaya anlatabilmek en az haklı olmak kadar önemlidir.
Kıbrıs Türk halkının egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü taleplerinin kabul görmesi isteniyorsa, bunun yolu yalnızca siyasi söylemleri tekrarlamaktan değil, etkili diplomatik mücadeleden geçmektedir. Geçmişte kaçırılan fırsatların muhasebesi yapılmalı, ancak gözler geleceğe çevrilmelidir.
Kıbrıs meselesinde yeni bir sayfa açılacaksa, bu sayfanın ilk cümlesi şu olmalıdır: Kıbrıs Türk tarafı kendi tezlerini sadece savunmakla yetinmeyecek, onları dünyaya kabul ettirmek için de daha etkin bir diplomasi yürütecektir. Bizden söylemesi…