Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2026 yılının ikinci asgari ücretini belirledi. Karar oy çokluğuyla alındı. Net asgari ücret 61 bin 677 TL’ye, brüt ücret ise 70 bin 893 TL’ye yükseldi. Artış oranı, resmi olarak açıklanan yüzde 16,95’lik hayat pahalılığı kadar oldu.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2026 yılının ikinci asgari ücretini belirledi. Karar oy çokluğuyla alındı. Net asgari ücret 61 bin 677 TL’ye, brüt ücret ise 70 bin 893 TL’ye yükseldi. Artış oranı, resmi olarak açıklanan yüzde 16,95’lik hayat pahalılığı kadar oldu.
İlk bakışta bu, çalışan açısından sevindirici bir gelişme gibi görünebilir. Ancak madalyonun diğer yüzüne bakmadan sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değil.
Çünkü ortada iki farklı gerçek var.
Bir tarafta, “çalışanın alım gücü korunmalı” diyen sendikalar…
Diğer tarafta ise “üretim maliyetleri artık taşınamaz noktaya geliyor” uyarısını yapan işverenler…
Aslında her iki taraf da kendi penceresinden haklı.
Hür-İş Başkanı Ahmet Serdaroğlu’nun söylediği önemli bir tespit var:
“Bu gerçek anlamda bir zam değil.”
Gerçekten de öyle.
Eğer altı ayda hayat yüzde 16,95 pahalanmışsa, aynı oranda yapılan ücret artışı kimseyi zenginleştirmiyor. Sadece çalışanın satın alma gücünü korumaya çalışıyor. Bugün alınan zam, altı ay önce kaybedilen alım gücünün telafisinden ibaret.
Sorulması gereken esas soru şu:
Altı ayda hayat neden yüzde 16,95 pahalandı?
Elektrikten akaryakıta, kiradan gıdaya kadar hemen her kalemde fiyatlar sürekli yükselirken, asgari ücret tartışmaları da her altı ayda bir aynı döngünün içine giriyor.
Ücret artıyor…
Ardından maliyetler yükseliyor…
Fiyatlar yeniden artıyor…
Ve birkaç ay sonra aynı masa yeniden kuruluyor.
Bu kısır döngü artık kronikleşmiş durumda.
İşverenler Sendikası Başkanı Metin Arhun’un dikkat çektiği nokta da yabana atılacak cinsten değil.
KKTC’de brüt asgari ücretin yaklaşık 1.460 euroya ulaştığını ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında üst sıralara çıktığını söylüyor.
Bu tek başına övünülecek bir tablo değildir.
Çünkü önemli olan maaşın kaç euro olduğu değil, o maaşla ne kadar yaşayabildiğinizdir.
Bir ülkede maaşlar yükselirken üretim artmıyor, verimlilik gelişmiyor ve enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, yüksek ücret kısa sürede yüksek fiyatlara dönüşüyor.
Sonunda hem çalışan hem işveren kaybediyor.
Çalışan aldığı zammı birkaç ay içinde market raflarında, elektrik faturasında ve kira ödemesinde geri veriyor.
İşveren ise artan maliyet nedeniyle yatırım yapamaz hale geliyor, yeni istihdam oluşturamıyor, hatta bazı işletmeler kepenk kapatmak zorunda kalıyor.
Bütün bunların bedelini ise toplum ödüyor.
Bu nedenle asgari ücret tartışmasını yalnızca “kaç lira oldu?” sorusuna indirgemek büyük hata olur.
Esas mesele, neden her altı ayda bir hayat pahalılığı kadar artış yapmak zorunda kaldığımızdır.
Enflasyonu düşüremeyen bir ekonomi, sürekli maaş artırmaya mahkûmdur.
Sürekli maaş artıran ama fiyatları kontrol edemeyen bir ekonomi ise refah üretemez.
Bugün marifet asgari ücreti artırmak değildir.
Marifet, vatandaşın cebindeki paranın değerini koruyabilmektir.
Üretimin arttığı, maliyetlerin düştüğü, rekabetin güçlendiği ve enflasyonun kontrol altına alındığı bir ekonomi kurulmadıkça, bugün alkışlanan her ücret artışı birkaç ay sonra yeni bir hayat pahalılığı tartışmasının başlangıcı olacaktır.
Asgari ücret arttı.
Şimdi asıl soru şudur:
Hayat ne zaman ucuzlayacak? Bizden söylemesi…