Güney Kıbrıs'ta Rum öğrenci örgütlerinin 20 Temmuz Barış Harekatı'nı protesto etmek için sınır kapılarına düzenlediği yürüyüş, adada hala hangi zihniyetin canlı tutulmaya çalışıldığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Atılan sloganlar ürkütücüydü:
'Kıbrıs Yunan'dır... Türkler Yunan toprağında öleceksiniz... Türklerin evlerine yıkım ve ateş... Türkiye, Kıbrıs'tan defol...'
Peki bu kalabalığın içinde, 'Hepimiz kardeşiz', 'Birlikte yaşamak istiyoruz', 'Barış hemen şimdi' diyen tek bir ses, duyan oldu mu?
Elbette olmadı.-
Çünkü bu yürüyüş, yalnızca bazı öğrenci gruplarının tepkisi olarak görülemez. Güney Kıbrıs'ta giderek güç kazanan, aşırı milliyetçi söylemleriyle öne çıkan ELAM'ın açık desteğiyle gerçekleştirilen bu gösteri, Rum siyasetindeki tehlikeli yönelimin de bir yansımasıdır. Seçim dönemlerinde ELAM'la aynı karelerde yer alan Rum yönetimi lideri Nikos Hristodulidis ve çevresinin bu tablo karşısındaki sessizliği de dikkat çekicidir.
Tam da böyle bir atmosferde, BM Genel Sekreteri Guterres'in ay sonunda adaya gelerek yeni bir müzakere süreci başlatma arayışında olduğu konuşuluyor.
Elbette diyalog her zaman değerlidir.
Ancak şu soruyu sormak da hakkımızdır:
Bu acele neden?
Dünyanın gözü önünde Gazze'de büyük bir insani dram yaşanırken, Birleşmiş Milletler'in Kıbrıs dosyasında böylesine hızlı bir diplomatik trafik yürütmesinin gerekçesi nedir?
Ortada gerçekten olgunlaşmış yeni şartlar mı vardır, yoksa birileri yeni bir planı oldubittiye getirmek mi istemektedir?
Kıbrıs Türk halkı geçmişte bunun bedelini çok ağır ödedi.
Bugün hala 1974 öncesini yaşayan insanlar aramızda. Babalarımız, annelerimiz, dedelerimiz o günleri unutmadı. Enosis hedefi uğruna yaşanan saldırıları, köylerinden koparılan insanları, kuşatma altında geçen yılları tarih kitaplarından değil, kendi hayatlarından biliyorlar.
Anavatan Türkiye'nin garantör olarak adaya müdahalesi, Kıbrıs Türk halkı açısından yalnızca askeri bir operasyon değil; varoluş mücadelesinin dönüm noktasıdır.
Bugün bazı çevreler garantörlük sistemini tartışmaya açmak isteyebilir.
Ancak Kıbrıs Türkü açısından güvenliğin temeli hâlâ aynıdır.
Bu halk, kendisini Anavatan Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlüğü dışında koruyabilecek herhangi bir uluslararası mekanizmanın bugüne kadar ortaya konulamadığını yaşayarak gördü.
Barış, ancak güvenlik üzerine inşa edildiğinde kalıcı olur.
Güvenliğin olmadığı yerde ise barış söylemleri, ne yazık ki kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
20 Temmuz'un üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti.
Bugün, Barış ve Özgürlük Bayramı'nın 52. yılında; şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyoruz.
Ancak bugün sınır kapılarında atılan nefret sloganları, geçmişin tamamen geride kalmadığını bize bir kez daha hatırlattı.
İşte bu yüzden, Brüksel'de ya da başka merkezlerde hazırlanabilecek her türlü planı akılcı, dikkatli ve milli hassasiyetlerle değerlendirmek zorundayız.
Çünkü tarih, unutkan milletlere ikinci bir fırsat vermiyor. Bizden söylemesi…