Bir evin gecesine bazen, yıllar geçse de unutulmayan bir ses siner. Bizim evimizde o ses, babam anılarını daktiloda yazarken tuşlara vuruşuydu. Gecenin sessizliğinde daktilonun sesini çocuk kalbimizle dinler, gençliğimizin heyecanıyla babamızın geçmişini cümlelere döktüğünü bilirdik. O ses hafızamıza öyle yer etti ki bugün hatırladığımda, babamın anılarını yazdığı günler gözümde yeniden canlanıyor.
O yıllarda mektuplar, resmî evraklar ve daha nice yazı daktiloda hazırlanırdı. Karbon kâğıdıyla nüsha çıkarılır, çoğaltılması gereken metinler mumlu kâğıt aracılığıyla teksir makinesinde basılırdı. 1980’li yıllarda bile daktilo ve teksir makinesi çalışma alanımızın bir parçasıydı. Bugün dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar, hatta bilgiye ulaşmamızı kolaylaştıran yapay zekâ sayesinde işlerin ne kadar kolaylaştığının hepimiz farkındayız. Yine de bu kolaylıkların değerini ne ölçüde bildiğimiz konusunda tereddüt ediyorum.
Babam Hüseyin Özdemir’in anılarında ilerledikçe yalnızca onun meslek hayatını değil, 1950’li yılların Kıbrıs’ındaki eğitim düzenini ve değişen toplumsal ortamı da izliyorum. Bu haftaki sayfalarda Baf’tan Omorfo’ya, Lefkoşa’dan Lefke’ye uzanan anlatıda öğretmenlik mesleğine ilişkin ayrıntılarla dönemin siyasi gelişmelerinin günlük hayata yansımaları iç içe geçiyor.
1952 yazında Baf’ta öğretmenler için düzenlenen kurslarda babam, Türkçe öğretim metotları konusunda konferans vermekle görevlendiriliyor. Ailesiyle küçük bir otelde kaldıkları sırada, altı yaşındaki oğlu Niyazi’nin elektrik tellerine kapılması babamın anılarında yeniden yer verdiği sarsıcı bir aile hatırası. Niyazi’yi, tahta bir sandalye yardımıyla Müfettiş Tilki’nin kızı elektrik akımından kurtarıyor. Bu olayı geçen yazımda da aktarmıştım. Babamın ilk iki evladını doğumlarından sonra kaybettiğini düşününce, Niyazi’nin başına gelen bu olayın onda ne kadar derin bir iz bıraktığını daha iyi anlıyorum. Belki de yaşananların ağırlığı, babamı bu hatırayı yeniden anılarına eklemeye yöneltti.
Kurs sırasında babama yeniden Omorfo Öğretmen Koleji’ne atandığı bildiriliyor. Geleceğin öğretmenlerini yetiştirecek olmanın sevincini yaşayan babamın anlatısında Halil Direkoğlu, Hulusi Menteş, Müfettiş Tilki, Maarif Müdürü Dr. Sleight ve Kolej Müdürü Mr. Hodge de yer alıyor. Müfettiş Tilki’nin oğlu Tünay’ın koleje kabulü sırasında yaşananlar, dönemin eğitim anlayışına ışık tutuyor. Babam, Tünay’ın İngilizce, matematik, coğrafya ve tarihten aldığı yüksek notları Maarif Müdürüne anlatıyor ve Tünay Tilki’nin listeye eklenmesini sağlıyor.
Anılar ilerledikçe Kıbrıs’ın siyasi atmosferindeki değişim de belirginleşiyor. Babam 1950 plebisitinden, ENOSİS düşüncesinden ve ilerleyen yıllarda EOKA’nın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan ortamdan söz ediyor. EOKA’ya katılanların ettiğini belirttiği yemini de kayda geçiriyor. Tarihe not düşmek adına, babamın anılarında yer aldığı şekliyle aktarıyorum.
“Allah’ın adına yemin ederim ki,
Bütün gücümle, hayatıma mal olsa da,
ENOSİS uğruna savaşacağım,
EOKA’nın emirlerini kayıtsız şartsız,
Hemen yerine getireceğim.
Aksi hâlde hain ilan edileceğim ve
Öldürüleceğim.
Ahirette utanarak ızdırabını çekeceğim.”
Bu yemin, dönemin siyasi atmosferinin öğretmenlerin ve sıradan insanların günlük hayatına nasıl yansıdığını gösteriyor. Omorfo Öğretmen Koleji yıllarında Mr. Hodge, eşi Pam, Dr. Papadopulos ve Dr. Kristo çevresinde yaşananlar; Lefke ve Gemikonağı’ndaki gelişmeler, İngiliz askerî varlığı ve iki Türk komandoya ilişkin anlatılar, giderek artan tedirginliği gözler önüne seriyor.
Babamın bazı değerlendirmeleri, kendi gözlemlerine ve yaşadığı dönemin şartlarına dayanıyor. Benim için bu notların değeri, yetmiş yılı aşkın zaman sonra o günlerin bir eğitimcinin hafızasında nasıl yer ettiğini gösterebilmesinde. Anıları aktarırken ailemizin hatıralarını ve Kıbrıs’ın yakın tarihine tanıklık eden ayrıntıları korumaya çalışıyorum. Çünkü kişisel hafızalar zamanla tarihî hafızanın parçalarına dönüşüyor. Daktilonun sesi çoktan sustu, fakat babamın satırları hâlâ konuşuyor. Onları geleceğe taşımak, geçmişin sesini kaybetmemektir.