İSLAM VE METOD

Soru şu, Müslümanlar olarak İslamı nasıl anlatmalıyız? Aslında şu ana kadar farklı açılardan yüzlerce defa cevabı verilen bir soru bu. Biz de bu farklı bakışlara kendimize ait üslupla katkıda bulunalım isterseniz.

Soru şu, Müslümanlar olarak İslamı nasıl anlatmalıyız? Aslında şu ana kadar farklı açılardan yüzlerce defa cevabı verilen bir soru bu. Biz de bu farklı bakışlara kendimize ait üslupla katkıda bulunalım isterseniz.
Şöyle başlamak istiyorum; belki kışkırtıcı, belki incitici olacak, belki de çoklarını rencide edecek ama kendime de aynı soruyu defalarca sorduğum için bunu yazı diline dökmekte mahzur görmüyorum; İslam hakkında ne biliyorsun ki ne anlatacaksın? Müslüman bir dünyada, Müslüman bir anne-babadan doğmak ve dolayısıyla Müslüman olmak, Müslümanlığı bilmekle eş anlamlı değil. Önce bunun kabullenilmesi lazım. Bugün Müslümanlığı sonradan kabul etmiş nice insanlar var ki doğuştan Müslüman olanlara nisbetle İslamı çok daha iyi biliyorlar. Kur’an’ın tabiriyle “ala basîretin” İslama ve onun hakikatlarına vakıflar. Maalesef istisnalar hariç yıllardan, asırlardan beri İslam dünyasında ve tabii ki halk seviyesinde bilinen, anlatılan ve yaşanılan Müslümanlık, “Kültür Müslümanlığı.” Kur’an’ın tenkit ettiği taklit, bir başka zaviyeden hakim bizim inancımızda ve hayatımızda. Hakiki iman ve bu imanın hayata aksi katiyen sahabe dönemi ölçüleri içinde değil. Zaten aksi olsaydı İslam dünyası olarak bugün çok daha farklı konumlarda olurduk.
Şimdi bu çıplak gerçeğin kabulünün bizlere vereceği çok büyük şeyler vardır. Şöyle ki ‘bilmediğini bilmek’ insan için bir fazilettir. ‘Bilmediğini bilmemek’ en büyük noksanlıklardan biridir. Bilmediğini bilmemek, üstelik bildiğini zannetmek ise Ziya Gökalp’in dediği gibi ‘katmerli cehalettir.’ Bilmediğini bilen ve bunun şuurunda olan insan, o eksiğini kapatmak için gayret gösterir, çaba sarfeder. Bu açıdan bizim Müslümanlığı gerçek hüviyeti ile bilmediğimizi kabul, bizi araştırmaya, öğrenmeye sevkedecek, öğrendiğimiz şeyleri hayata taşımamızı sağlayacaktır.
Öyleyse başa dönelim ve bağlayalım; yabancılara İslam dinini nasıl anlatacağını düşünen, merak eden, bunu dert edinen insanlar nefsi murakabe ve muhasebe ile kendilerini sorgulamalılar önce. Kendileri ile yüzleşmeli, gerçeklerin acıtıcı, incitici, rencide edici soğuk yüzüne rağmen sormalılar şu soruyu kendilerine: “Ben İslam hakkında ne biliyorum?” İsterseniz biraz daha detaya ineyim; “Kur’an’ı baştan sona kaç defa okudum? Efendimizin hayatına vakıf mıyım? İlmihal bilgilerinde neredeyim? Akif’in deyimiyle asrın idrakine söyletilecek İslam konusunda neler biliyorum?”
İslamı anlatmak İslamî kaideler içinde her Müslümanın başlı başına bir vazifesidir. Tıpkı namaz gibi, oruç gibi ferdi mükellefiyetler arasındadır. Hele günümüzde, hele günümüzde! Dikkati çekmeye çalıştığım şey, sadece en temel bilgilerimizi baz alan nefsi bir murakabe ve muhasebe. İçe yönelik bizi gerçeklerle yüz yüze getirecek sorgulayıcı bir seyahat.
Sonuç olarak şunu diyebilirim; bu çerçevedeki –eğer varsa- eksikliklerimizi kapatma, İslamı başkalarına anlatmanın ilk adımıdır ve öyle olmalıdır.






KISSADAN HİSSE
MAL SEVGİSİ KALBİ KAPLAMAMALI

Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut)
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra
- Elhamdülillah dedi.
- Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.
İmam bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber getirdik 'Elhamdülillah' dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine 'Elhamdülillah' dedin. Bu nasıl hamdetme böyle?
İmam-ı Azam izah etti:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.




AYET MEALİ
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.
(Mülk,67/2)



HADİS MEALİ
Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Enes'in (r.a.) naklettiğine göre: Hz. Peygamber (a.s.) büyük günahlar olarak şunları saydı: 'Allah'a ortak koşmak, ebeveyne eziyet etmek, cana kıymak ve yalan söylemektir.'

HAFTANIN DUASI
“Allahım nefsimi Sana teslim ettim, bütün benliğimle Sana yöneldim; işlerimi Sana emanet ettim, sırtımı Senin kudretine dayadım. Senin rahmetinden ümitvârım, gazabından da korkuyorum. Senin dergahından başka ne iltica edilecek bir yer var, ne de güvenilir bir mekan; Senin merhametine sığınıyor ve Senden eman diliyorum.. diliyor ve indirdiğin Kitab’a, gönderdiğin Peygamber’e (aleyhissalâtu vesselâm) imanımı ikrar ediyorum.”

SORU CEVAP
1.Tüylerini temizlemek için sıcak suya daldırılan tavuğun eti yenir mi?
Eti yenen hayvanların etlerinin helâl olması için usulüne uygun olarak kesilmesi gerekir. Usulüne uygun olarak kesim; hayvanın yemek ve nefes boruları ile iki şah damarının veya iki şah damarından birinin kesilmesi şeklinde yapılır. Hayvanı kesecek kimsenin akıl ve temyiz gücüne sahip, Müslüman veya ehli kitap olması gerekir.Usulüne göre kesilmiş olan tavuklar, tüylerinin kolaylıkla yolunabilmesi için, kısa bir süre sıcak suya batırılıp, suyun ısısı iç organlara ulaşarak içlerindeki necâset vücutlarına sirayet etmeden sıcak sudan çıkarıldıkları takdirde, etlerinin yenilmesinde dinen bir sakınca yoktur. Suyun ısısının iç organlara ulaşarak içlerindeki pislik vücutlarına sirayet edecek kadar kaynatılmaları halinde etlerinin yenilmesi caiz değildir.
2.Kan ve organ satışı caiz midir?
İnsan mükerrem bir varlıktır. Yüce Allah, yarattıkları içerisinde ona ayrı bir önem ve değer vermiştir. Bu itibarla, ölü veya diri kimselerden alınan parça ve organların alınıp satılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı olduğundan caiz değildir. Ancak organ veya doku karşılığında herhngi bir ücret alınmaksızın, tedavi amacıyla organ veya doku naklinde sakınca
yoktur.
3.Ücretle Kur’an okumak caizmidir?
Kur’an okumak ve dinlemek ibadettir. İbadet ise sadece Allah’a karşı ve yalnızca O’nun rızası için yapılır. Dünyevî bir menfaat veya ücret karşılığı ibadet caiz değildir. Hz. Peygamber, “Allah, yapılan hayırlı işlerin ihlasla yapılanından ve sadece kendisi için yapılanından başkasını kabul etmez.” buyurmuştur(Buhari, Cihad, 15; Nesei, Cihad, 25) Ayrıca “Kim Kur’an okursa, ecrini Allah’tan istesin. Zira öyle topluluklar gelecek ki, Kur’an okuyacaklar ve ücretini de insanlardan isteyeceklerdir.” (Tirmizi, Fedailü’l-Kur’an, 20) buyurarak, ücret mukabili Kur’an okumayı uygun görmemiştir. Bu nedenle kur’an-ı Kerim’in para karşılığında okunması ve okutulması caiz değildir. Böyle bir okumadan dolayı sevab da yoktur. Ancak pazarlık yapılmadan ve paradan söz edilmeden, Allah rızası için Kur’an okumuş veya hatim indirmiş olan bir kimseye hediye olarak münasip bir teberruda bulunmakta dinen sakınca yoktur. Fakat bir kimsenin geçmişlerinin ruhuna bağışlamak üzere başka kimselere Kur’an-ı Kerim okutulması ve hatim yaptırılması yerine, bildiği kısa sureleri tekrar etmek suretiyle de olsa, bizzat kendisinin okuması daha faziletli ve daha sevaptır.

4. Dinen haram kılınan maddelerle tedavi olunabilir mi?
Dinimiz insan hayatına ve sağlığına büyük önem vermiş ve tedavi olmayı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber, “Allah (c.c.) verdiği derdin şifasını da verir.”(Tecrid-i Sarih, XII, 75, Hadis no: 1920), “...öyleyse tedavi olun.” (Ebu Davud, Tıp,11) buyurarak, hasta olan kişilerin tedavi olmalarının dinî bir görev olduğunu haber vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de de hayatîtehlike bulunduğunda haram kılınan addelerin kul-lanılabileceği bildirilmiştir. (Bakara, 173) Bu itibarla bir hastalığın tedavisi için, yenilmesiveya kullanılması aram olan bir madde, meslekî eh-liyet ve dürüstlüğüne güvenilen, mütehassıs bir dok-tor tarafından tavsiye edilir ve astalığın edavisi içinsözkonusu haram maddenin yerini tutacak helâl birmadde de bulunmazsa, bu maddenin ilaç olarak kul-lanılmasında sakınca yoktur.Kamuya ait arazileri kiralamadan ve herhangibir ücret ödemeden ekip-biçmek caiz midir, buşekilde elde edilen gelirin dinî hükmü nedir?Kamu hakları ve kişinin topluma karşı vazifeleri,öneminden dolayı, ibadetler ibi, Allah hakkı olarakkabul edilmiştir. Toplumda bütün fertlerin, bu hakla-rı koruma, kollama hak ve sorumluluğu vardır. ev-let adına tüm vatandaşların ve gelecek nesillerin ma-lı olan kamu arazisi de bu kapsamdadır. Dinimizde kamu mallarına ecavüz yasaklanmış-tır. Nitekim Hz. Peygamber, Hayber savaşında alınanve henüz taksim edilmemiş olan kamuya ait gani-metlerden değersiz bir takım eşyayı alan, daha sonrada düşman tarafından öldürülen sahabînin, büyükbir günah işlediğini, olayısıyla şehit olmadığını be-lirtmiştir. (Müslim, İman, 48)Bu itibarla kamu arazilerin ekilip biçilmesi içinusulüne uygun larak devletten izin alınmalıdır. İzinalınmadan elde edilen gelirler helâl değildir


HAFTANIN AYETİ
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.Nahl,16/90

HAFTANIN HADİSİ
Hz. Aişe (r.ah.) şöyle anlattı: Allah Resulü (a.s.) temizleneceği zaman temizlenmeye, taranacağı zaman taranmaya, ayakkabı giyeceği zaman giymeye muhakkak sağdan başlamayı severdi. Müslim, Taharet, 66 (l, 226)

HAFTANIN DUASI
Hamdü sena Allah'a mahsustur. Allah'ım, yaratılışımı güzelleştirdiğin
gibi, ahlâkımı da güzelleştir.
'Allah'ım! Beni bağışla, günahımı affet. Kalbimdeki öfkeyi gider. Beni
şeytanın şerrinden koru.'


SORU CEVAP

Korsan CD veya Kitabı Satın Almak Dinen Uygun mudur?

İslâm dini, emeğe büyük önem verir.'İnsan için ancak çalıştığı ardır' (Necm, 39)âyeti bu gerçeğe işaret eder. Bir kitabın veya CD'nin korsan olarak üretilip piyasaya sürülmesi emeğe saygısızlıktır. Bu ürünleri satın almak kullanma hakkını ihlal etmek demektir. Bu sebeple korsan ürünlerin satın alınması dînen caiz değildir.

Kürtajın Dînî Hükmü nedir?
Allah’ın en değerli yaratığı olan insanın hayatı, spermin yumurtayı aşılaması ile başlar. Sağlam bir yere, anne rahmine yerleşen döllenmiş yumurta hızla büyümeye başlar, dört aylık olunca kendisine ruh verilir. (Buhârî, Enbiyâ, 1. IV, 103; Ahmed, I, 374, bk. Müminûn 13-14) Ruhun bedenle buluşmasından sonra çocuk anne karnında hareket etmeye başlar. Dolayısıyla anne karnında, ceninin iki devresi vardır: a) Cenine henüz ruhun verilmediği yüz yirmi günlük ilk dönem: Bu dönemde gebeliğe son verilebileceği görüşünde olan bazı bilginler varsa da, bir zaruret olmaksızın ceninin gerek ilaç, gerekse başka işlemlerle düşürülmesi veya aldırılması (kürtaj) İslam bilginlerinin büyük çoğunluğu tarafın- dan caiz görülmemiştir. b) Ruhun verildiği 120 gün sonraki dönem: Bu dönemde, annenin hayatının kurtarılması dışında herhangi bir sebeple gebeliğe son vermenin (kürtajın) haram ve cinayet hükmünde olduğunda İslam bilginleri ittifak etmişlerdir. Gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen gebeliğe engel olmak dînen caiz ise de, gebelikten sonra, annenin hayatî tehlikesi ve benzeri kesin ve meşru bir zaruret olmadıkça çocuğu düşürmek veya aldırmak kürtaj) caiz değildir.

Sihrin İslâm’da Yeri Var mıdır?
Büyü anlamına gelen sihir, çeşitli tekniklerle ve meşru olmayan yollarla insanları bir tür anyetize edip, tabiat kanunlarına aykırı gözüken bir takım olayları gerçekleştiriyor görüntüsü vererek insanlar aldatma faaliyetidir. Büyü; cincilik, muskacılık ve benzeri yollarla maddî ve manevî araçları kötüye kullanarak, bazı şeyleri gerçekleştirme çabası anlamını da ifade etmektedir. Kuran-ı Kerim'de 'sihir' kavramı çeşitli vesilelerle geçmektedir. Bir çok ayette kafirlerin peygamberlere karşı yürüttükleri muhalefet ve iftira kampanyalarında sihirbazlardan destek istedikleri ifade edilmekte ve sihirbazların düzenbaz ve yalancı oldukları vurgulanmaktadır. 'Sihirbaz nereye varsa kurtuluşa eremez' (Tâhâ, 69); Sihirbazlar kurtuluşa eremezler' (Tâhâ, 7)





KÖŞE YAZISI
Şartların ağırlığı ve ibadet..
Çalıştığım yerin uyguladığı şartlar beni zorluyor, namazlarımı da rahatça kılamıyorum. Geçen hafta cumaya gidemedim. Bu durumda işyerinden çıkayım mı? Çıksam yeni bir iş bulmanın zorluğunu, görüyorum. İşsiz gezmekten de korkuyorum. Hem işimden olmamak, hem de dinî görevimi ihmal etmemek için Ne yapmalıyım?

Aslında bu çok önemli soru, çok büyük bir kitlenin de sorunudur. Hemen birçok yerlerde benzeri zorluklar, hatta çıkmazlar söz konusudur.
Bu konuda herkes kendi takvasına ve titizliğine göre tercihler yapabilir, zorlukları göze almakta, yahut da almamakta farklı davranışlara girebilir...
Bizim konuya bakışımız da bize mahsus bir bakış olarak da yorumlanabilir. Biz önce dileriz ki, işyeri sahipleri, yani işverenler, Allah hakkının, kul hakkından önce geldiğinin farkında olsunlar, kulun Allah hakkını yerine getirmesine engel olmak gibi bir büyük vebali göze almasınlar, ibadet için bir engel koymayıp çare bulsunlar...
Bu çare hiç de zor değildir. Bir maliyet zararı da söz konusu olmaz. Gönlünü kazandıkları işçilerin verimi daha da artar, ibadet için kaybettikleri zamanı fazla mesai ile dahi ödeyebilirler. Böylece hem Allah hakkı ödenmiş, hem de kul hakkı ihmal edilmemiş olunabilir. Kazancında bereket, hayatında huzur duyabilirler.
İşveren bu anlayışı göstermez de, kendi hakkını Allah’a ibadet hakkının önüne geçirirse ne olur?
Allah ona bir musibet verir de aklını başına alır, ibadete mani olmaktan vazgeçerse durum yine hayırla sonuçlanmış sayılır. Ama aklını başına getirecek bir musibete maruz bırakmazsa, karşılığı ahirete tehir ediliyor demektir. Bu daha dehşetli bir sonuç sayılabilir.
Burada bir mühim nokta da şu olsa gerektir. Namaz kılma bahanesiyle ibadet vaktini uzatıp iş saatini kaynatanların vebali, ibadete izin vermeyenlerin vebalinden az olmayabilir. Böyle sorumsuzların olabileceğini de pek düşünemiyorum.
Ayrıca, cuma namazı vaktinde işinden ayrılamayacak durumda olanların mazeretinin de geçerliği olduğunu hatırlamak gerekir. Mesela nöbetçi doktor, nöbetçi asker, sınava girecek öğrenci, yolda sefer halinde olan kaptan.. gibi mecburi hizmetliler, elbette bu görevleri sebebiyle cumaya gidemeyebilirler. Böyle mazeretliler, cumanın yerine geçecek olan öğle namazını kılarlar. Böylece hiç olmazsa vaktin ibadetini yapmış olmanın huzurunu duyar, ibadet borçlusu olarak kalmazlar.
Bugünkü zor şartlar içinde konuya biraz daha geniş açıdan bakacak olursak:
- Bizim anlayışımızda, ya hep ya hiççilik yoktur. Dinî görevlerimi ya tümüyle yaparım, yahut da hiçbirini yapmam.. Anlayışı, kurtarıcı bir anlayış değildir bize göre...
Böyle zor dönemlerde şöyle de denebilir:
- Bulunduğum yerin şartları içinde dinî görevlerimin ne kadarını yapabilirsem onu yapmalıyım, yapamadıklarımı da yapma azim ve aşkında olmalı, bulduğum fırsatlarda yerine getirmeliyim...
Bu anlayış sahibini kurtarır, hem de bütün zor şartlarda yine dinî görevlerini yerine getirme azim ve aşkını koruyabilir...
Aksi takdirde, bugünkü şartlar içinde İslami hayatı yaşamak mümkün olmaz, diyerek ümitsizliğe düşmek gibi bir tehlike söz konusu olabilir. Bu ise, mağlubiyetin ta kendisidir... Halbuki, İslami hayat her türlü zorlukların içinde de yaşanabilir. Yeter ki biz, bizi ümitsizliğe iten düşüncelere kilitlenmeyelim. Şurası kesindir ki, İslam’ı yaşamanın yolu hiçbir zaman tümüyle kapanmaz, bir yerde kapanırsa gidilecek yeni yollar, çıkışlar söz konusu olur. İnsanın niyeti, yoluna devam etmek olursa, zamanla bir çıkış yolu mutlaka bulur, toplumdan kopmadan, işinden gücünden olmadan kıble yolculuğunu sürdürebilir...
Hiç olmazsa bulunduğu yerde kılamadığı namazlarını, oranın dışında bulduğu fırsatlarda hemen kaza ederek ibadet borcuyla kalmama iradesini kullanır.
- Hangi eksik ve kusurun sahibi olursa olsun Müslüman İslam’ı bırakmadıkça, İslam Müslüman’ı bırakmaz!..
KISADAN HİSSE
GÖZ ÇUKURU
Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu
gariban adamla ilgilendi ve ona, “Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim” dedi Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, “Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı” diyerek alıp sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:”Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu doyurur”
Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi


Varoluş Müjdesi
Sonbahar, hazan mevsimi. Yaprakların hazin dökülüşü, ağaçların eti dökülmüş iskelete dönüşü. Ve kış, bütün zeminin ölüşü ve bembeyaz kefenine bürünüşü. Bütün bir yok oluştan sonra bahar, yeniden var oluşun en büyük müjdecisi. Demek var ettikten sonra öldürmek; ama yokluğa, hiçliğe atmamak, ona yeniden hayat olacak tohumu saklayıp, bahar gelince onu tekrar hayata döndürmek, O büyük yaratıcının bütün mevcudattageçerli fıtri kanunu.
Öyle ise ey insan! Sen de o mevcudatın bir ferdi olarak o kanundan yakanı kurtaramayacaksın. O kanun sende de hükmünü icra edecek, hazan mevsimi senin de yapraklarını dökecek. Fakat yokluğa göndermeksizin. Sonbaharda sararıp solan mevcudatın o pörsümüş varlığa razı olmayıp, ter ü taze ve daha canlı bir hayata kavuşabilmek için tohumlarını toprak altına atışı, onların belli bir zaman için orada saklanışı, yeniden var oluşa hazırlık olduğu gibi senin hayatındaki safhalar, ölüm hendeğini atladıktan sonra bir tohum gibi toprak altında gizlenmen de ebediyet baharına bir hazırlıktır.
ak ister, akıl ister, ruh ister...



Bu haber 85 defa okunmuştur

:

:

:

: