Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, bir diğer deyişle Kıbrıslılar, yaklaşık seksen yıl uğraştıktan ve birbirleriyle de bol bol didiştikten sonra bir cumhuriyet, dolayısıyla da bir devlet kurdu, bu devlet üç yaşına gelmeden özellikle İngilizlerin, Kıbrıslı Türk ve Rumların içinde olan ruh hastalarının ve anavatanlarındaki işbirlikçilerin de özel çabalarıyla bozuldu... Üç senesi dolmadan bozduğumuz, bozdurulan bu devleti 47 yıldır yeniden birleştirmeye çalışıyoruz. Mart 1964’de BM’de Türkiye’nin de Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmi temsilcisi olarak tanımasıyla Rumlar statü açısından rahata erdiler, Kıbrıslı Türkler ise açıkta kaldılar. Kıbrıslı Türklerin 1963’den sonraki dönemde en büyük kazancı 13 Şubat 1975’de kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti idi ve siyasal statü olarak da Kıbrıs Türkü’ne varlığını sürdürme ve tanınma açısından gerçekçi bir fırsat yaratmıştı. Herkesin malumudur, bu statü özellikle Denktaş’ın ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin özel çabalarıyla bozuldu. KKTC’nin ilanıyla gelişen yağma düzeninde birilerinin koltukları sağlamlaşırken ve vatan millet sakarya nutukları atılırken Kıbrıs Türkü bir kez daha kaybetti ve hem siyasal hem de ekonomik bakımdan yalnızlığa itildi. 1983’den sonra yeni bir süreç başladı ve bu süreçte Kıbrıs Türkü’nün elindeki kartların tümü de Rum tarafının eline geçmiş oldu. Taraflar ve iki tarafın temsilcileri Kıbrıs sorununa çözüm bulacaklar diye binlerce kez bir araya geldiler ve havanda su dövdüler. 1974’de büyük bir hezimete uğrayan Rumlar, hezimet sonrasında akıllarını kullandılar ve ayaklarının üzerinde durdular, bununla da yetinmeyerek yavaş ve emin adımlarla ilerlediler ve Avrupa Birliği’ne girdiler, sonra da Türkiye’yi köşeye sıkıştırdılar. Kıbrıs Türkü ise ekonomik ve siyasal anlamda giderek geriledi ve hem göç verdi, hem de Türkiye’ye daha fazla bağımlı oldu, üstelik de Türkiye ile ilişkilerini çok sağlıksız ve dengesiz bir zemine oturttu. Bu ortamda onlarca yıl havanda su döven Denktaş gitti, yerine görüşmeci olarak Talat geldi, o da durumun farkına tam olarak varmaktan aciz kaldı, Rumların dereyi geçtiklerini ve ona göre davrandıklarını çok geç farketti, bol bol havanda su dövdü, sonra Talat da gitti ve yerine Eroğlu geldi, kucağında çok tehlikeli ve pimi çekilmiş bir bomba buldu. Pimi çekilmiş bombayı eline kendi isteğiyle alan Eroğlu oyunun son perdesinde ne yapacak? Eroğlu’nun elinde sihirli bir değnek yok, Rumların elinde ise kozların tümü var, dahası pimi çekilmiş bombanın emniyet mandalını da Rumlar tutuyorlar ama patlatmıyorlar, çünkü az da olsa kendileri de hasar görebilirler. Bu durum hem Türkiye hem de Kıbrıslı Türkler açısından çok ciddi bir sorun oluşturuyor. Nereye dönersek dönelim, hangi tarafa bakarsak bakalım önümüz, ardımız tıkalı duruyor. Kısacası bir kıskacın içindeyiz ve hareket alanımız yok. Bu hareket alanını geçmişten günümüze gelen süreçte ayağımızı yorganına göre uzatmayarak, bol keseden ve rant sistemine tav olarak bir de biz daralttık, felaket yaklaşırken seyirci kaldık, rahatımıza bakalım derken hiçbir tedbir almadık. Bir yerde kendi elimizi kolumuzu bağlamak için kendi içimizde bize önceleri tatlı gelen bir rant düzeni kurduk ve en sonunda o rant düzeninin de esiri olduk. Şimdi ise oyunun son perdesindeyiz ve BM de artık elimizden usanmış durumda. Elimizde ne var ne yok hepsi pazarlık durumunda. Dahası, o tatlı rant düzeninden elde ettiğimiz avantalarımız da büyük tehlike altında ve hukuksal zeminde arayış içine girme şansımız da çok cılız, bu şans nerdeyse tamamıyla Rumların elinde ve başarıyla da kullanıyorlar. Bu ortamda Cumhurbaşkanı olarak Sn. Eroğlu’nun tek bir görevi var, o da görüşmeciliktir. Bu tanınmamış memlekette Cumhurbaşkanı seçimlerinde her ne kadar Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyacak kişi seçilse de, gerçekte sadece ve sadece Kıbrıs Türkleri adına görüşmeci olacak kişi seçilir. Rumlar da bunu bildikleri için alaturka çalıp solo söylüyorlar. Biz ise onların ne yaptığını anlamaya çalışıyoruz. 47 senelik görüşmeler, sataşmalar, sürtüşmeler ve savaşmalar sürecinin sonunda her iki taraf da hala aklını başına toplamış değil. Gidişat odur ki her iki taraf da önce ensesine birer tokat, sonra da BM tarafından önlerine konan pilavı yiyecek. Rumlar pek de aç değiller ve hiçbir mide sorunları, sıkıntıları yok, dolayısıyla bu pilavın tadını beğenmeseler de olur, midelerine oturmaz. Kıbrıslı Türkler de aç değiller, fakat ciddi mide ve başağrısı problemleri var, az da yeseler çok da yeseler bu pilav Kıbrıslı Türklerin midesine oturacak ve başını daha da ağrıtacak. Bu pilavı da kaşık kaşık Kıbrıslı Türklerin ağzına tıkmak günahlarıyla, sevaplarıyla, ceremesiyle ve ödülüyle Eroğlu’na nasip olacak.