İnsan kul olduğunu neden unuttu?

İnsan emanetçi iken emanet edilenleri kendi malı zannetti.

İnsan emanetçi iken emanet edilenleri kendi malı zannetti. Bunca nimeti verene şükür etmesi gerekirken sırtını döndü. Çünkü insan kendine ve dolayısıyla Rabbine yabancılaştı. İnsan; mahlukatın en şereflisi, yani biz. Evet insan halife olarak yaratılmıştı yeryüzüne, varlık tesbihinin imamesi kabul edilmişti ve her şey onun emrine verilmişti. Yağmuruyla güneşiyle, ağacıyla meyvesiyle tam bir düzen içinde yaratılan dünyaya baş aktör seçilmişti. Her şey onun istifadesine sunulmuştu. İnsan her şeyden istifade edecek ve yararlanacaktı. Zira o düşünen tek varlıktı ve düşündüğü için vardı; çünkü ancak düşüncesi ile var olabilirdi. Rabb’i insanı görünür görünmez bunca nimetle donatmıştı. Ve insan imtihandaydı. Sabır, şükür ve dua insana en çok yakışandı; varlıkta şükredecek, yoklukta sabredecek ve yüzünü daima Rabb’ine dönecekti. Nimetlerden istifade edecek ama sahiplenmeden ve nimeti vereni unutmadan. Nankör olmayacaktı, hele zalim asla! Kendini bilecekti; çünkü nefsini bilen, Rabb’ini bilirdi. Yaratılan her şeyi sevecekti Yaratan’dan ötürü. Her şeye merhamet gösterecek ve rahmet soluklayacaktı. Allah’ın kendisine bahşettiğini Allah’tan saklamayacak ve O’nun yolunda sarf edecekti. Bilecekti bir fani olduğunu ve ölümün yanı başında dolaştığını ve bilecekti ecelinin emellerini çepeçevre sardığını. Hiçbir şey kalıcı değildi bu âlemde. Her doğan ölürdü elbet. Unutmayacaktı kul olduğunu. Peki ne olmuştu da insan böylesine değişmişti. Rabb’ine itaat edecekken Rablik iddiasına düşmüştü. Yağmurunu yağdıramadığı, güneşini doğduramadığı bir dünyada nasıl yağmura ve güneşe, sahip olmadığı bunca eşyaya sahiplik cüretinde bulunmuştu. Hele emanetçi iken emanetleri kendi malı gibi bilip hak iddiasında bulunmak da nereden çıkmıştı? Değil mi ki dağlar taşlar ve uçan kuşlar o emaneti yüklenmekten kaçınmıştı. Yine değil mi ki o yokken her şey vardı ve yok olduktan sonra da her şey var olacaktı. Yine nasıl olur da insan yazılmış bir senaryoda yalnızca bir aktörken kalkıp da senaristini (Rabb’ini) tanımaz. Ve O’nun verdiği rolün ve görevin dışına çıkabilir. Hiç düşünmez mi insan bir gün yaptıkları sebebiyle azledilebileceğini ve kapı dışarı edileceğini. Ve insana en çok yakışan sabır varken bu öfke ve kin niye? Görünür görünmez bunca nimetlere şükür gerekirken nimeti verene sırt dönüp nankörlük etmek niçin? Ve bu kadar aciz iken, fakirken ve ihtiyaç içerisinde iken ve de çevremizde birçok olumsuzluklar belalar ve fitneler mevcutken her şeye gücü yeten merhametlilerin en merhametlisi Rahman ve Rahim olan Allah’a dua dua yalvarıp yakarmamak, kapısında el pençe olmamak niye? Açlık-tokluk, fakirlik-zenginlik, iyilik-kötülük, yaşam-ölüm her an yanı başımızda iken bu pervasızlık ve vurdumduymazlık da ne oluyor? Ve insan özünden uzaklaştı. Kendine ve neticede Rabb’ine yabancılaştı. Allah’a hakkı ile kul olmayınca nefsine ve onun efendisi şeytana hizmetçi oldu. Velhasıl insanlıkta topyekûn bir yozlaşma ve çığırtkanlık baş gösterdi. Savaşlar aldı başını çoluk-çocuk, yaşlı-aciz ayırt edilmez oldu. Terör bir veba gibi sardı ortalığı. Zulmün kesafeti dünyanın aydınlık yüzünü kararttı. Yaşamın her alanını yolsuzluklar ve yoksulluklar kuşattı. Kimi nimetler içinde yüzerken kimileri açlıktan hayata gözlerini yumdu. Sabır, şükür ve dua yerini kine, öfkeye, nefrete ve zulme bıraktı. Sevgisizlik ve bencillik egemen oldu dünyaya. Menfaatler her şeyden âli tutuldu. İyilikler ve güzelliklere ait ne varsa teker teker çıkmaya başladı lügatlerimizden ve onların yerini insanın özüne yabancı kavramlar boş bırakmadı. Şiddet ve kavga rağbet görürken insanlık adına her ne varsa dibe vurdu. Umudumuz, gecenin en karanlık olduğu anda ortaya çıkan fecrin ilk parıltılarının aydınlık geleceğin en büyük müjdecisi olmasıdır. Ufukta ışığı görenlerden ve o ışığa doğru hızla pervaz edenlerden olmaya çalışalım



KURAN OKUMANIN GÜZELLİĞİ
Peygamberler Sultanı Efendimiz’in, Kur’an okuyan mümini kokusu hoş, tadı güzel bir portakala benzetmesi, Kur’an okumayan müminin ise hurma gibi tatlı, ama güzel bir kokudan mahrum olduğunu söylemesi ne kadar anlamlıdır (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 17). Yine Efendimiz aleyhisselâm’ın, “ezberinde birazcık da olsa Kur’an bulunmayan kimseyi bomboş, harap bir eve benzetmesi” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 18) son derece düşündürücüdür. Kur’an bilen insanla bilmeyenin durumu böyle de, acaba içinde Kur’an okunan evle Kur’an sesinden mahrum olan bir evin durumu nasıldır? Bize Peygamberimiz’in hadislerini en çok rivayet eden Ebû Hüreyre radıyallahu anh bu konuda güzel bir açıklama yapmıştır. Onun belirttiğine göre içinde Kur’an okunan ev, Kur’an okunmayan evden ölçülemeyecek kadar üstündür: Bir kere içinde Kur’an okunan eve melekler gelir, ötekine gelmez. İçinde Kur’an okunan evden, Allah’ın kelâmını duymamak için şeytanlar uzaklaşır, ötekine ise, ‘burası bizim mekânımız’ dercesine iyice yerleşir. İşte bundan dolayı Kur’an okunan ev âdeta genişleyip büyür, orada oturanlar gönüllerinin ferahladığını hissederler. Kur’an okunmayan ev ise içindekilere dar gelir (Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 1). Ebû Hureyre hazretleri böyle diyor. Onun, vahiy pınarından kaynayıp geldiği belli olan bu sözü kendiliğinden söylemediği gün gibi açıktır
Kur’an okumaya yeni başlayanlar, onu hâfızlar gibi güzel okuyamıyorum diye üzülmemelidir. Önemli olan Allah’ın kitabını okuyup öğrenmeye çalışmaktır. Eğer bir mümin, yüce kitabını kekeleyerek de olsa okumaya gayret ediyorsa, ona iki kat sevap verileceğini Peygamber Efendimiz şöyle müjdelemiştir: “Kur’an’ı gereği gibi güzel okuyan kimse, vahiy getiren şerefli ve itaatkâr meleklerle beraberdir. Kur’an’ı kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır.” (Buhârî, Tefsîr 80; Müslim, Müsâfirîn 243).


BİR HATIRLATMA(HİKAYE)
Burnunuzdan kıl aldırmaz mısınız?
Osman Efendi, bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi’nin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş ağrısının yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır... İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zurih’e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. Sonuç, Osman Efendi’ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini -evinde- geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, memlekete dönülür.. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi Berber Mehmet çağrılır. Berber, yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim!” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın.” Bir bakar, “Hah işte der kıl dönmüş.” Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.. Osman Efendi, Berber Mehmet’in elinden zor alınır ve berber cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi, aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar. Evet Berber Mehmet efendilerin fikirleri vardır. Onları dinlemek gerek. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur ve burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

(SORU CEVAP)
Böyle bir dostunuz var mı?
Gecenin yarısında “Acaba ..!” demeden arayabileceğiniz. Arayıp “Derdim var...” dediğinizde, derde derman sesiyle ruhunuza hayat üfleyen nefesini hissedebileceğiniz. Arayıp “Seni Allah için seviyorum” diyebileceğiniz. Kapısını çalıp “Haydi gidelim!” dediğinizde merdâne ve hasbî, “Nereye?” diye sormayacak kadar sizden olduğunu bildiğiniz. Eşinizi yani şerefinizi ve namusunuzu, çocuklarınızı yani istikbalinizi gözünüz arkada kalmadan kendisine emanet edebileceğiniz, Kalbinizi, hissinizi, ruh dünyanızın engin ufuklarını merhametkâr maviliğiyle kuşatmasına “Evet” diyebileceğiniz, Düşüp sürçtüğünüzde sizi koruma kanatlarıyla himaye eden ve size uzattığı eline elinizi tereddütsüz verebileceğiniz, İhtiyaç duyduğunuz yer ve zamanda “Kimim var ki..?” demeden “Ben varım!” nidâsıyla sizi kendisi gibi hissedebilecek, “Dostum, sevdiğim” dediğinizde aklınızdan şüphe ve tereddüte dâir kırıntıların dahi geçmeyeceği, samimi, candan Ve... Sizde siz olmuş, sizin onda o olduğunuz ... Bir dostunuz olsun.


HAFTANIN AYETİ
(Bu Kur'an), çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar.' (38/Sad 29)Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi ?’ (4/Nisa; 82)Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı ? Yoksa kalpleri kilitli mi?’ (47/Muhammed; 24)
HAFTANIN HADİSİ
'Bu Kur'ân'ı öğreniniz! Şüphesiz ki siz onu okurken, her bir harfine karşılık on sevap alırsınız. Ben, 'elif lâm mîm'bir harftir demiyorum. Elif bir, lâm bir, mîm de bir harftir. Her harfe mukabil on sevap vardır.' (Tirmizî, Fezailü'l-Kur'an, 16)

HAFTANIN DUASI
Allah’ım! Sen’den yaptığım, işlediğim, ettiğim bütün işlerin en hayırlı olanlarını istiyorum. Gizli ve açık olarak yaptığım her işin en hayırlısını ve Cennet’in en yüce derecelerini Sen’den istiyorum. Âmin

Bu haber 223 defa okunmuştur

:

:

:

: