KKTC denen devletçiğimizin bir türlü yama tutmayan bir bütçesi var...
Bunu herkes biliyor, sokaktaki vatandaş biliyor, hükümet edenler biliyor, hükümet etmeyenler biliyor, TC hükümetleri biliyor, Rumlar biliyor, Rum olmayıp da bu memleketin her işine burnunu sokanlar da biliyor.
Bu küçük memleketin her köşesinin kaçak işçi kaynadığını, bu kaçak işçilerin ellerine geçen her kuruşu Türkiye’ye gönderdiklerini, bunları çalıştıranların ve bu kaçak işçilerin zırnık vergi vermediklerini, bu “hayat yolcusu garibanların” kuru ekmek, soğan ve yoğurtla beslendiklerini, şampuana, sabuna, suya para vermediklerini, Kıbrıs’ta kazanıp da Türkiye’ye kaçırdıkları paranın bu küçük ülkenin ekonomisini delik deşik ettiğini, üstüne üstlük onlar için sağlıkta ve eğitimde harcanan paranın bu ülkede vergisini veren vatandaşların cebinden çıktığını, dahası bu ülkenin vatandaşı olmayanlar için bu sektörlerde harcanan paranın vatandaşlar için harcananın da misli misli üstünde olduğunu, öyle ki artık bu ülkenin vatandaşlarının devlet hastanelerinden ve okullarından hizmet almaz olduğunu, özel hastanelere ve okullara kaçmak zorunda kaldığını da herkes biliyor...
Devlet okullarının bazı sınıflarında bir tek Kıbrıslı Türk öğrenci olmadığını ve sınıfların gereğinden fazla öğrenciyle doldurulması neticesinde bu öğrencilere sağlıklı eğitim verilemediğini, hastanelerde bazı doktorların gün oluyor bir tek Kıbrıslı Türke bakmadıklarını da biliyorlar.
Kaçak işçilerin veya çalışma izinli işçilerin bazılarının çocuklarını okula filan göndermediği, bu çocukların çocuk ve insan haklarına aykırı olarak minik bedenlerine uygunsuz işlerde, dahası ahlaksız işlerde çalıştırıldıkları ve bu konuda hiç kimsenin birşey yapmadığı da biliniyor...
KKTC vatandaşı bazı Kıbrıslıların “bütün hafta çalışıyorum, bir de ev-bahçe işi mi yapacağım, öderim yaptırırım” zihniyetinde oldukları için kaçak ve kayıtlı işçilerin ailesindeki kadınların da hiçbir kayıt kuyut altında olmadan kapı kapı dolanarak temizlik ve sair işleri fahiş fiyatlarla yaptığı, bazılarının bu şekilde günde üç-dört ev dolandığı, ev başına minimum 80-100 lira aldıkları ve bu paraları Türkiye’ye postaladıkları da biliniyor.
Bu ülkeyi Dingo’nun Ahırı sananların ceplerinde eroinle, esrarla, silahla Türkiye havalanlarından, limanlarında nasıl çıktıkları, bu ülkeye ellerini kollarını sallaya sallaya nasıl girdikleri ve her tarafı envai tür suç cehennemine nasıl çevirdikleri, hapishanenin hangi tür mahlukatlarla dolup taştığı da biliniyor...
Bu ülkenin doğasının, kültürünün, kanunlarının, maddi ve manevi tüm değerlerinin kimler tarafından kısa günün karı için nasıl peşkeş çekildiği ve halen çekilmekte olduğu da biliniyor...
Artık çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir gelecekten, bir ülkeden, bir kültürden, bir kimlikten, bir toplumdan söz etmemizin abesle iştigal olan bir hayal olduğu da biliniyor...
Geçmişten günümüze bu ortama kimlerin ön ayak olduğu, şahsi rant elde etmek için kimlerin ne üçkağıtlar, ayak oyunları çevirdiği ve bugün bile buna inatla devam ettiği ve halkın da buna nasıl izin verdiği, göz yumduğu da biliniyor...
Sokaklara dökülüp de KKTC hükümetini ve Türkiye hükümetlerini protesto eden onbinlerce insanın tümünün de bunları bildiği ve hem ağlarım hem de giderim misali, bunlara aslında göz yumduğu, düzenlenen mitinglerin bir kuru gürültüden ibaret olduğu da bir gerçek...
Buna çanak tutanları başına yönetici diye seçenlerin ve sonra miting meydanlarında bu basiretsiz sürüsüyle birlikte boy gösterenlerin de bu onbinler olduğu bir başka katmerli gerçek...
İşine geldiğinde “şükran sana anavatan”, işine gelmediğinde “has...tir” diyenlerin de bu toplumun bir parçası olduğu, gündüz kavga ettikleri, gece hırsızlığa beraber çıktıkları, kamuoyunu sürekli yanılttıkları, bunun için geçmişten beri bu küçücük ülkede çok sinsi bir örgütlenme içinde oldukları, halkın genelinin bunu göremeyecek kadar duyarsız olduğu, dahası, halkın genelinin kısa günün karına bakmaktan başka birşey görmediği, kısa günün karına geleceğini harcadığı da bir gerçek...
Bu topluma “besleme, nankör, Rum kırması” ve bu gibi yakıştırmalarda bulunanların da şahsi rant peşinde koşan, popülizmle kendi menfaatini örtüştüren, avanta elde etmek için birilerine yalakalık yapma derdinde olan, kendi beceriksizliğini ve terbiyesizliğini örtbas etmek için kılıf arayan ahlaksızlar, utanmazlar, beceriksizler ve ayak takımı olduğu da bir gerçek...
Nedense bir tek hergün piyasada nutuk atan, kapı kapı, televizyon televizyon dolaşarak martaval okuyan akıl hocalarımız bunları bilmiyor veya bilmemezlikten geliyor...
Peki, bunca çarpıklığın arasında konuştukca batan, attıkları imzalara, verdikleri sözlere sadık kalmayan akıl hocalarımızın “hocalık diplomasını tımarhaneden alıp almadıklarını” sorarsak ayıp olur mu?
Fakat işin en ilginç tarafı, bu kadar çok basiret yoksunu zat-ı muhterem ortalıkta dolanıp da yukarda bahsedilen gerçekleri var ederken, tam da onların sayısıyla örtüşen bir zat-ı muhterem grubu da bütün bu “bilinen gerçeklerden” şikayetçi...
Bu işte sanki bir tuhaflık var ama...
Sanki bütün bu kepazelikleri yaratan ve yaratılmasına sebep olan da onlar, şikayetçi olan da...