Rum tarafının Annan Planı’na “hayır” demesi ile uzun bir süre çözüm politikaları askıya alınmış, karşılıklı olarak atışma ve gerilim politikaları siyası gündemi belirleyici hale gelmişti.
Hıristofyas’ın seçimine kadar devam eden bu süreç zarfında Sayın Talat’ın söylemleri, çözümsüzlüğün esas müsebbibi olarak gösterilen Sayın R. Denktaş’a o kadar yaklaşmıştı ki, halkın büyük bir çoğunluğunda, bu iki lider arasında pek fazla bir farkın olmadığı kanaati oluşmuştu. Sayın Denktaş ile yaptığım bir görüşmede, aralarındaki benzerliği vurgulamak için: “Taktığı gözlüğe bakarsan, benim gözlüğümün aynısını taktığını görürsün” demişti. Sayın Talat’ın Denktaş’a benzeme süreci, çözüm ümidiyle Annan Planı’na destek verenleri hayal kırıklığına sürüklerken; Denktaş taraftarlarını hayret ve sevince boğmuştu. CTP’nin Papatopulos ile girdiği zıtlaşma politikasını çözümsüzlük yolunda ilerleme olarak değerlendiren Annan Planı destekçileri ise, CTP ve Talat ile bir hesaplaşma süreci içerisine girerek sürekli teyakkuz halinde, hükümeti sürekli baskı altında tutmak için en küçük sorunları bile bahane ederek kriz politikalarını sürdürdüler. Bu durumu dikkate alındığımızda, Hıristofyas’ın seçilmesinin Sayın Talat ve CTP için bir rahatlama sağladığını söyleyebiliriz. Ancak bu rahatlık ortamının uzun sürmeyeceği kanaatindeyim. Papatopulos’un varlığıyla rahatlayan Annan Planı karşıtlarının şoktan çıkarak yeni bir baskı grubunu oluşturmak için fazla beklemeyecektir. Annan Planı destekçileri de aslında bu yeni sürecin kendi taleplerini ne kadar karşılayacağı konusunda emin olmamakla beraber, çözüm sürecine girilmesi sebebiyle seslerini fazla çıkarmamaktadır. Aslında Papatopulos’un gidişinin yarattığı sok karşısında, eski mücadele grupları henüz yeni şartlarlarla ilgili pozisyonlarını henüz belirleyemediğinden, ortalık fırtına öncesi bir sessizlik havasındadır. Dolayısıyla Sayın Talat ve CTP için hata payı çok daha az ve zor bir siyasi sürecin başlaması olasılığı yüksektir. Belki de bu dönem içerisinde Kıbrıs sorunu ilk defa liderlerin gölgesinde değil, halkın gözü önünde gerçek yönüyle tartışmaya açılacaktır. Zira, artık çözümsüzlüğün günahının yüklenebileceği ne bir Denktaş ne de Papatopulas vardır. Dolayısıyla, bundan sonra Kıbrıs sorununu var eden tarihi, ekonomik ve siyasi sebepler tartışmaya açılacaktır. Zaten kalıcı bir çözüm ancak sorunu yaratan gerçek nedenlerin farkına varılmak suretiyle bulunabilir.
Bu yeni süreçte Sayın Talat’ın Kıbrıs sorununun tartışma zeminini Annan Planı’ndan uzaklaştırarak, 8 Temmuz mutabakatı çerçevesine oturtma gayreti üzerinde özellikle durulması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Annan Planı, son maddesi ile kendi kendini ortadan kaldırmasına rağmen, bu yeni sürecin en önemli siyasi konularından birisi olmaya devam edecektir. Zira siyaset, anlık kararlardan çok, uzun vadeli öngörülere dayanır.
Bu yüzden Gerek Sayın Talat’ın gerekse Sayın Hıristofyas’ın Annan Planı ile ilgili önceki tutumları yeni süreçte de sürekli sorgulanacaktır. Her iki liderin Kıbrıs sorununu 8 Temmuz mutabakatı temelinde sürdürmeye çalışmalarının ana sebebi de bu olsa gerek. Ancak bu zemin Annan Planı’na “hayır” diyen Hıristofyas için rahatlatıcı olmakla beraber, Sayın Talat ve CTP için riskli bir zemin olarak gözükmektedir. Acaba Sayın Talat yoldaşını kurtarmaya çalışırken kendini tehlikeye mi atıyor? Sayın Talat bu toplumu Annan Planı’na evet demeye ikna ettiği gibi, 8 Temmuz mutabakatı çerçevesinde ortaya çıkan antlaşmaya da “evet” demeye ikna edebilecek mi? Türk toplumu, 8 Temmuz mutabakatı zeminini bir çözüm zemini mi, yoksa Hıristofyas’ın ikna edilmesi için verilmiş bir taviz olarak mı değerlendirecektir? Bu soruların cevabı için henüz erken; ama muhatapları verecekleri cevapları şimdiden düşünmeye başlarlarsa iyi olur.