Belki ilkler değildir ama uzun zamandan sonra bazı ilkleri yaşamaya, zaman zaman Türkiye ile ortaya çıkan kırgınlıkları düzeltmeye, bazı hataların büyük paydasının kendimizde olduğunu farketmeye başladık...
Türkiye’nin Kıbrıs İşlerinden de sorumlu Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay birkaç günlüğüne Kıbrıs’a geldi ve Kuzey’in bütün bölgelerini yerinde ziyaret etti, gözlem yaptı, görüş dinledi, ciddi bir akademisyende olması gereken vasıfların gösterdiği doğrultuda işini kısa süre içinde olabildiğince yaptı.
Herşeyden önce bir siyasetçi değil, bir bilim adamı tavrıyla görev sorumluluğuna giren bölgenin sorunlarına olabildiğince objektif yaklaşmaya çalıştı ki bu tutum, bugünün süper devletlerinin geçmişteki temellerinin en sağlam şekilde atılmasında ön ayak olan en önemli unsurdur...
(İsteyen oturur, yakın ve uzak siyasi tarihi inceler ve bugünün en güçlü devletlerinin en sağlam temellerinin kimler tarafından, hangi şartlarda ve nasıl atıldığının detaylarını bulur, sebep-sonuç ilişkisini kurar ve günümüz dünyasının bugünkü şartlarının da geçmişten bugüne uzana süreçte hangi şartlarda belirlendiğini anlar.)
Nesnel olaylara bilimselliği ve toplum faydasını ön plana çıkararak yaklaşanların bir özelliği de ekip çalışması yapmaları ve ekiplerini bu doğrultuda çalışacak akil insanlardan seçmeleridir ki bu tartışmasız olarak, hangi boyutta olursa olsun, “üretimdeki motor gücü ve sinerjiyi yaratan en büyük güçtür”...
Elbette bizim için bu bir ilktir, en azından bu boyutta bir ilktir...
Geçmişte de Türkiye’nin Kıbrıs işlerinden sorumlu akademisyen kökenli siyasetçileri olmuştur, ancak onlar için belli ki bilimsellikten ziyade filmsellikle ve popülizmle harmanlanan siyasetçilik ve tribünlere oynama anlayışı önemliydi ki bunu da gerek biz bazı KKTC yazarları, gerekse Türkiye medyasının geniş görüşlü bazı yazarları defalarca geçmişte dile getirmiş ve hatalı bir yaklaşım olduğunu vurgulamıştık.
Hatanın boyutunu yapandan ziyade gözlemleyen daha fazla görme şansına sahiptir ki, malesef bu da bizim siyaset anlayışımızda rağbet gören, değer bulan bir durum değildir.
Belli ki gereğinden uzun süren bir çelişkiler sürecinden sonra Sn. Atalay ile bu konu tamamen kapanmış ve Kıbrıs Türkü ile Türkiye hükümeti farkını farkettirecek bir döneme sessiz sedasız imza atmaya karar vermiştir.
Tartışmasız olarak isabetli bir karar.
Bu kararın isabetli oluşu da Kıbrıs Türk toplumu tarafından yine sessiz sedasız tescil edilmiş ve Sn. Atalay’ın ziyareti süresince herhangi bir örgüt tarafından ciddiye alınacak olumsuz veya gereksiz bir tepki ortaya konmamıştır.
Diğer taraftan, bir ilk daha yaşanmış ve, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, Türkiye medyası tarafından KKTC üniversitelerine haddini ve mesnetini aşan saldırılara son verilmiştir.
Elbette ki bu tavırlarını durduk yerde değiştirmediler, enselerinde Türkiye hükümetinin baskısını hissettiklerinden hizaya geldiler.
Aksi takdirde, TC medyası olarak birtakım menfaat gruplarının hizmetine devam etseler ve KKTC üniversitelerini yerden yere vurmaya devam etselerdi, bu işin sonunda ortaya hiç kimsenin altından kalkamayacağı ve hesabını veremeyeceği yıkımlar ortaya çıkacak, KKTC’de yatırım yapan Türkiye üniversiteleri de bu durumdan olumsuz etkilenecek ve onların da yatırımları uzun vadeli olamayacaktı...
Son birkaç yılda KKTC üniversiteleri teknik ve akademik altyapılarını toparlamaya ve çağdaş normlarda geliştirmeye çalışırken, bazıları da (YDÜ gibi) yarış pistinde müthiş ataklar yaparak değil sadece Türkiye’de, bütün Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinde olması, yaratılması şimdilik düşünülmeyen eserlere imza atmış ve insanlığın hizmetine sunmuşlardır.
Elbette bütün bunların önüne atılan avantaya tav olarak medyada ahkam kesmeyi marifet bilen bir avuç çenesi düşük, kalemi çarpık, çam üstüne çam deviren şahsın insiyatifine bırakılması düşünülemezdi ve düşünülmedi de...
Umudumuz odur ki bundan sonra Türkiye ile ilişkilerde, hangi boyutta olursa olsun, özde insan ve toplum onurunu ve kimliğini, genelde ise genel yaşamını incitecek hiçbir olumsuz olay yaşanmasın.
Şimdi sıra Kıbrıs Türk toplumunda, çünkü top kucağımızda...
Yapılacak tek şey, kendi evimizin içini temizlemek, hem de öyle bir temizlemek ki bir daha bu toplumu, bu ülkeyi bireysel menfaatleri uğruna sömürebileceğini düşünmek bir tarafa, kimse rüyasında bile görecek cesareti bulamasın...
Bunu yapmak için de bu çarpık sistem içinde taktığımız at gözlüklerini ve takındığımız ürkek tavırları bir kenara bırakmak, benliğimize ve irademize sahip çıkmak zorundayız.
Bu da bizim ilkimiz olacaktır...
Eğer gerçekten istersek!