“ Bu hafta sonu yeni yıla gireceğiz… On üçüncü maaşlar da gelecek… Başbakan söz verdi… Demek ki çoğunluk daha kolay tatlı bir hediye derdine düşecek… Öyle ya yeni yıl… Sevdiklerimize verilen yeni bir hediye ile daha güzel karşılanır… Tabii ki armağanın ucuzu pahalısı değil candan yürekten olanı anlamlıdır. Bu yaklaşıma en güzel örneklerden biri belki de çok bilinen Amerikalı yazar O. Henry‘nin o güzelim “Yılbaşı Hediyesi“ adlı öyküsüdür…
O. Henry, ABD’ li yazar William Sydney Porter’in takma adı… 48 yıllık kısa ömrüne 10 cilt başyapıt değerinde özellikle sonları şaşırtıcı öyküler bıraktı.
Yazdığı bir haber nedeni ile yargıç karşısına çıkmadığından yakalandıktan sonra yattığı Colombus ceza evindeki bir gardiyandan esinlendiği ve eserlerinde kullandığı ‘O. Henry’ adı Amerikan edebiyatının en pırıltılı isimlerinden biri oldu.
Aşırı alkol sonucu yakalandığı sirozdan öldüğünde ise beş parası yoktu…”
Bir dolar seksen yedi sent. Hepsi bu kadardı. Üstelik altmış senti de, birer peniden oluşuyordu. Bozukluklar birer ikişer biriktirilmişti; bakkalla, manavla, kasapla kıran kırana çekişerek, kızarıp bozararak, o gizli suçlamadan, böylesine sıkı bir pazarlığın ancak pintiliğe işaret ettiği suçlamasından yanaklarına kan hücum ederek. Della parayı üç kez saydı. Bir dolar seksen yedi sent. Ve yarın, Noel’di.
Yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı; küçük, eski püskü kanepeye çöküp haykıra haykıra ağlamaktan başka. Della da öyle yaptı. Bu da hayatın hıçkırıklardan, burun çekmelerden ve gülümsemelerden ibaret olduğu, ilk sırada da burun çekmelerin geldiği yolundaki savı kanıtlıyor.
Della ağlama faslını bitirdi ve yanaklarını pudraladı. Pencereye gidip gri avludaki gri parmaklıkta yürüyen gri kediye baktı donuk gözlerle. Yarın Noel’di ve Jim’e hediye almak için yalnızca bir dolar seksen yedi senti vardı. Aylardır, kuruş kuruş biriktirebildiği para işte bu kadardı. Haftada yirmi dolarla ancak bu kadar olur. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Hiçbir zaman da uymaz. Jim’e armağan almak için, altı üstü bir dolar seksen yedi sent. Sevgili Jim’ine. Saatlerce, ona hoş bir armağan alma hayalleri kurarken nasıl da mutlu olmuştu. Seçkin, nadide, değerli bir şey – Jim’e ait olma onurunu taşıyabilecek bir şey.
Odadaki pencerelerin arasındaki duvarda bir ayna vardı. Sekiz dolarlık dairelerde bu duvar aynalarından görmüş olmalısınız. Bu ince, uzun dilimlerde ancak çok zayıf ve çevik biri, yansımasını hızlı sekanslar halinde gözlemleyip dış görünüşü hakkında gerçeğe yakın bir fikir edinebilir. Della zayıf olduğu için bu konuda ustalaşmıştı. Ansızın pencereye arkasını döndü, aynanın karşısına geçti. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu, ama yirmi saniye içinde yüzünde renk namına bir şey kalmamıştı. Çabucak saçlarını çözdü, olanca gürlüğüyle salıverdi.
Şimdi, Young çiftinin sahip olmakla fena halde gururlandığı iki şey vardı. Biri Jim’in büyükbabasından babasına, ondan da Jim’e kalan altın saati. Diğeri de Della’nın saçları. Saba Melikesi apartman boşluğunun karşısındaki dairede yaşıyor olsaydı, Della sırf saçlarını kurutmak için camdan sarkıtarak Majestelerinin bütün mücevherlerini, armağanlarını gölgede bırakabilirdi. Aynı şekilde, Kral Süleyman apartman görevlisi olsaydı da olanca hazinesini bodrum katına yığsaydı, Jim’in tam önünden geçerken cebindeki altın saati çıkarması, adamın kıskançlıktan sakalını yolmasına yeterdi.
İşte, Della’nın güzelim saçları şimdi vücuduna dökülüyor, kahverengi bir çağlayan gibi dalgalanıyor, ışıldıyordu. Dizlerinin altına kadar inen saçlar, neredeyse bir giysi gibi sarmaktaydı bedenini. Sonra, saçlarını asabice, aceleyle toplamaya koyuldu. Bir ara, bir anlığına duraladı, hareketsiz kaldı ve yıpranmış kırmızı halıya bir-iki damla gözyaşı serpti. Hemen sırtına eski, kahverengi ceketini geçirdi; başına da eskimiş, kahverengi şapkasını. Eteklerini dalgalandırarak, gözleri hâlâ çakmak, çakmak, kapıdan fırladı, merdiveni inip sokağa çıktı. Bir tabelanın önüne gelince, durdu: “Madam Sofronie. Her Çeşit Saç Malzemesi”. Üst kata koşarcasına çıktı, durup soluklandı; nefes nefeseydi. İriyarı, akça pakça, soğuk Madam’ın hiç de “safran”a benzer bir hali yoktu.
“Saçlarımı satın alır mısınız?” diye sordu Della.
“Saç alıyorum, evet,” dedi Madam. “Şapkanı çıkar da bir görelim.”
Kahverengi şelale dökülüverdi.
“Yirmi dolar,” dedi Madam, gür yığını deneyimli elleriyle kaldırırken.
‘Tamam, hemen verin,” dedi Della.
Ah, bundan sonraki iki saati kanatlanmışçasına geçirdi. Bayat benzetmeyi hoş görün. Jim’in hediyesi için dükkânların altını üstüne getirdi. Sonunda, onu buldu. Hiç kuşku yok ki, sadece, bir tek Jim İçin yapılmıştı. Diğer dükkânlarda buna benzer hiçbir şey görememişti; üstelik köşe bucak aramış olmasına karşın. Tasarımı yalın ve sade, platin bir saat kösteği; değerini cafcaflı süslemelerle değil, özüyle, salt varlığıyla ortaya koyan pir parça – bütün iyi şeyler gibi. Tam da “Saat”e layık değerde. Della onu görür görmez, Jim’İn olmalı, dedi. Tıpkı Jim gibiydi. Sessiz ve değerli. Her ikisine de uyuyordu bu tanım. Zincir için yirmi bir dolarını aldılar; Della elinde kalan seksen yedi sentle, yine uçarcasına, evin yolunu tuttu. Saatinde bu köstek varken, Jim bulunduğu her ortamda, zamanı sıkça, gönlünce merak edebilirdi. Bövlesine muhteşem bir saate sahip olduğu halde, zincir yerine kullandığı eski, deri kayış yüzünden, hep gizlice bakardı ona.
Della eve vardığında az da olsa durulmuş, mutluluk sarhoşluğu yerini sağduyuya bırakmıştı. Saç kavurma maşasını çıkardı, havagazını yaktı, aşk artı vericiliğin yol açtığı tahribatı gidermeye koyuldu. Buysa neresinden bakılsa muazzam bir iştir, dostlarım – devasa bir iş.
Kırk dakika sonra kafası, onu harika bir biçimde, okulu kırmış bir oğlan çocuğuna benzeten minik, sık buklelerle dolmuştu. Aynadaki aksini uzun uzun, dikkatle, eleştirel gözlerle süzdü. “Jim beni görür görmez öldürmezse,” dedi kendi kendine, “Coney Island'lı koro kızlarına benzediğimi söyleyecektir. İyi ama ne yapabilirdim ki – ah, bir dolar seksen yedi sentle ne yapabilirdim?”
Saat yedide kahve hazır, kızartma tavası da ocağın üzerinde, güzelce ısınmış, pirzolalar beklemekteydi. Jim asla geç kalmazdı. Della kösteği avuçlarının arasına aldı, masanın, erkeğin gireceği kapıya yakın köşesine oturdu. Sonra, alt kattan gelen ayak seslerini duydu, bembeyaz kesildi. En sıradan, en gündelik şeyler için bile bir-iki dua mırıldanmak gibi bir alışkanlığı vardı; hemen fısıldadı: “Lütfen, Tanrım, beni hâlâ güzel bulmasını sağla,”
Kapı açıldı, Jim içeri girdi, kapıyı kapadı. Zayıf ve çok ciddi görünüyordu. Zavallıcık henüz yirmi ikisindeydi ve bir ailenin yükünü omuzlamıştı bile! Yeni bir paltoya ihtiyacı vardı, eldiveni de yoktu. Jim içeri girdi ve bıldırcın kokusu almış av köpeği gibi kalakaldı. Gözleri Della’ya çivilenmişti; bu gözlerde Della’nın çözemediği, ama onu fena halde ürküten bir anlam vardı. Öfke değildi bu; ne şaşkınlık, ne kınama, ne dehşet, ne de kendini hazırladığı diğer duygulanımlardan herhangi biri. Erkek yüzündeki o tuhaf ifadeyle, gözünü dikmiş öylece bakıyordu ona.
Della iskemlesinden fırladı, onun yanına gitti.
“Jim, sevgilim,” dedi ağlamaklı, “böyle bakma bana. Saçımı kestirip sattım, çünkü sana bir armağan vermeden bu Noel’i atlatamazdım. Yeniden uzar nasılsa – sence bir mahzuru yok, değil mi? Mecburdum. Bilirsin, saçlarım çok çabuk uzar. Hadi, Jim, “Mutlu Noeller” de bana; hadi, neşemizi kaçırmayalım. Sana ne kadar güzel… ne harika bir hediye aldığımı tahmin edemezsin.”
“Saçını mı kestin?” dedi Jim güçlükle; zihnen harcadığı yoğun çabaya karşın bu bariz gerçeği hâlâ bir türlü kavrayamaz gibi.
“Kestirip sattım,” dedi Della. “Beni böyle de beğenmiyor musun yani? Saçım olmasa da ben yine aynı ben değil miyim?”
Jim bakışlarını merakla odada gezdirdi.
“Saçının gittiğini söylüyorsun yani?” dedi, neredeyse budalaca bir edayla,
“Aranmana gerek yok,” dedi Della. “Dedim ya, sattım – sattım gitti. Yarın Noel, oğlum. Kalbimi kırma, çünkü senin için yaptım. Belki kafamdaki saç telleri sayılabilir,” dedi ansızın ciddileşen bir tatlılıkla, “ama sana olan aşkımı asla, hiç kimseler ölçemez. Pirzolaları ocağa koyayım mı, Jim?
Jim girdiği uyuşukluktan yine de çabuk çıktı sayılır. Gidip Della’sına sımsıkı sarıldı. Jim paltosunun cebinden bir paket çıkardı, masanın üzerine fırlattı.
“Beni sakın yanlış anlama, Dell,” dedi. “Hiçbir saç modeli ya da kesimi ya da şampuanı, sevgilime duyduğum aşkı etkileyemez. Ama şu paketi açınca, az önce neden o kadar afalladığımı anlayacaksın.”
Beyaz, hünerli parmaklar bir çırpıda ipi çözdü, kağıdı yırttı. Sonra, delicesine bir sevinç çığlığı duyuldu, ama hemen arkasından, hızlı kadınsı bir dönüşümle yerini isterik gözyaşlarına, evin erkeğini tüm avutma gücünü seferber etmeye zorlayan bir feryat figana bıraktı.
Çünkü paketten Tarak Takımı çıkmıştı - Della’nın Broachva’deki bir vitrinde gördüğü ve uzun zamandır, tapınırcasına seyrettiği, iki yana ve arkaya takılan tarak takımı. Gerçek kaplumbağa kabuğundan yapılma, kenarları taşlı, olağanüstü güzellikte taraklar – tam da yok olup giden, güzelim saçların renginde. Çok pahalı olduklarını biliyor, en küçük bir sahip olma umudu taşımayan yüreği yine de onları istiyor, şiddetle arzuluyordu. Ve şimdi, taraklar onundu! Ama çoktandır hayal edilen bu güzelim takıların süsleyeceği bukleler ortada yoktu.
Yine de, onları göğsüne bastırdı; epeyce sonra, loş gözlerini kaldırıp gülümsemeyi başardı: “Benim saçlarım çok çabuk uzar, Jim!”
Sonra, tüyleri ütülenmiş küçük bir kedi gibi fırladı, haykırdı: “Dur, dur!”
Jim güzelim armağanını henüz görmemişti. Della avucunu açtı, zinciri hevesle uzattı. Donuk, değerli maden, onun parlak, ateşli ruh halinin yansımasıyla parlıyordu sanki.
“Ne kadar göz alıcı, öyle değil mi, Jim? Onu bulana kadar, bütün kentin altını üstüne getirdim. Artık günde yüz kere saate bakmak zorundasın. Ver saatini bana. Ucunda nasıl durduğunu görmek istiyorum.”
Jim onun dediğini yapmak yerine, kendini kanepeye bıraktı, ellerini ensesinde kavuşturdu ve gülümsedi.
“Della,” dedi, “hadi Noel hediyelerimizi kaldıralım, bir süre saklayalım. O kadar güzeller ki, hemen kullanmaya başlayıp eskitmeyeceğimize seviniyorum. Sana tarakları alabilmek için saatimi sattım
EN SON

PROF. DR.ATA ATUN
Bu haftaki ‘EN SON’ köşemizin konuğu tanınmış akademisyen, araştırmacı -yazar, yüksek mühendis, gazeteci, Cumhurbaşkanlığı danışma kurulu üyesi
Gazimağusa sevdalısı Prof. .Dr. Ata Atun. Bakalım Ata Atun en son neler yapmış:
Okuduğunuz kitap?
Historic Cyprus by Rupert Gunnis
İzlediğiniz film?
Year 1984 by George Orwell
Katıldığınız etkinlik?
Türk Arap Basın Forumu, İstanbul
Yaptığınız seyahat?
Bakü, Azerbaycan
Aldığınız armağan? Kimden?
Gömlek, Meslektaşlarım
Verdiğiniz armağan?Kime?
Kravat, Meslektaşım
Dışarda yediğiniz yemek? Nerde?
Ton Balıklı Salata, Temel Reis, Mağusa
Son meşgul olduğunuz konu?
14 Temmuz 1974-30 Eylül 1974, Amerikan ve İngiliz dış işleri Kıbrıs tutanaklarını araştırmak.