Hastürer, “Kıbrıs sorunundaki gelişmeler ne olursa olsun hayat devam ediyor. Hayatımızı mutlu ve huzurlu yaşamak istiyorsak üretimi bir biçimde başarmamız gerekiyor” dedi
Gazeteci Hasan Hastürer’in Ada Tv ekranlarında gündemdeki konu başlıklarını yorumladığı Son Nokta programında hafta içerisinde yaşanan olayları değerlendirdi. KKTC’de üretim sektörünün 74 öncesi ve sonrasında geldiği nokta ve Greentree zirvesinin ardından Genel Sekreter Ban’ın açıklamalarını değerlendiren Hastürer, ekonomide ülkenin hayatına damga vuracak düzgün ekonomi yaratamadığımızı ifade etti. Hastürer, şu noktalara değindi:
HAZIRA KONMANIN DERİN TRAVMASINI YAŞIYORUZ: Kıbrıs’ı seviyorum, Kıbrıs Türk insanını da seviyorum. Bu toprakları canlısıyla cansızıyla seviyorum. Bu sevgim değer verişim eleştiri hakkımı elimden almıyor. Derici de en çok sevdiği deriyi döver derler. Bir garip toplumuz aslında ve pek çok şeyi hazır bir şekilde elde etmek isteriz. Hazıra konmayı sevdiğimizi söylersem abartı olmaz. Özellikle 74 sonrası hazıra konma anlamında çok daha derin bir kalıcı yara aldık ve 38 yıl geçti ama hala daha biz ganimetin, hazıra konmanın derin travmasını yaşıyoruz. Üretmeyen insanın toplum, ulus ülke insanının kendi kendine yetmesi ve hak ederek bir şeyler yaşaması çok kolay değildir.
ÜLKENİN HAYATINA DAMGA VURACAK DÜZGÜN EKONOMİ YARATAMADIK: Zaman tünelinde hızlı bir şekilde 1571’e de götürebilirim. Yalnız 1571’den günümüze Kıbrıs adasında var olduk. 1571 atalarımızın adaya geliş tarihinin başlangıcıdır. O günün şartlarında bu küçücük adada bir ölçeği ne olursa olsun sanayi yapısı yok. Bu günün şartlarında bölgenin doğal zenginliklerinin ortaya çıkması nedeniyle stratejik önem bakımından farklı özellikleriyle ada önemli ama aday gelen Kıbrıslı Türkler tabi ki adayı fetih eden insanların torunları uzantıları olarak geldi ve o günün şartlarında da ada paylaşıldı, belirli ganimetler yaşandı yine. Baf’ın Ayyani köyünün bir komutana verildiği hatta radikal değişikliklerin olduğunu bir araştırmada okumuştum. Öyle devam etti ada o günün şartlarında gelişti sonra İngilizler adaya geldi, İngilizler adaya geldiği zaman da yine Kıbrıslı Türkler ekonomik hayatta etken olarak öne çıkmadığını araştırdığımız zaman görüyoruz. Süreç içerisinde çok az sayıda Larnaka’da Kenanlar, Lefkoşa’da çok az sayıda insanın ekonomik aktivite içerisinde olduğunu görüyoruz. Yani ticaretin ekonominin öncüsü olamadık biz. Bu anlayışla 60’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken de öncesinde de EOKA döneminde Kıbrıslı Türkler İngiliz’de komando yazıldı ve o günün şartlarında bile biz ciddi ekonomik hareketlilik örneği gösteremedik. 60 Kıbrıs cumhuriyetinde hesabı kitabı yaptık memurun şu kadarı Kıbrıslı Türk olacak dedik ama yine doğru düzgün ekonomi yaratamadık. Türk’ten Türk’e kampanyası cılız bir örnekti. Küçük anlamda üretimler yaşadık ama ülkenin hayatına damgasını vuracak ekonomi ve ticari bir güç oluşamadık. Tam acaba toparlanır mıyız derken 63 olaylarıyla birlikte içimize kapanıklık yaşadık o günün şartlarında kabul edelim yoktu şansımız.
ÜRETİCİLER FELAKETİ SESLENDİRİYOR: 74’de müthiş bir açılım yaşadık. Daha önce denirdi ki denize açılan bir karış toprağımız olsun o zaman dünya bizi görür dedik sahiller Karpaz burnu nedeniyle sahillerin yarıdan fazlası bizde oldu ama bu defa da Rum’un ganimetinin bir ağırlığı üzerimize çöktü, özel sektörü albenili yaratmak yerine devlette memur olmak hep tercih edildi üretim teşvik edilmedi. Hâlbuki ki Türkiye bize para vereceğine, üretimlerimizin Türkiye pazarlanmasına pazarlanması konusunda imkanlar yaratılsaydı çok daha iyi olurdu ve süreç içerisinde önce hayatın her alanında bir hareketlilik yaşadık. Bu hareketlilik yaşarken de ekonomik disiplin bence olmadı. Bavul turizmi diye literatüre bir tanımlama getirdik. Uzakdoğu’dan getirdiğimiz ürünleri o dönemi Türkiye’deki ticari yapı nedeniyle buradan oraya gönderdik, normal bavulun beş misli büyüklüğünde bavul modelleri oldu. Onunla biz Türkiye’ye dönük kolay para kazanmayı tercih ettik. Halbuki 74’de Rumlardan bizde kalan sanayi tesislerindeki üretim çeşidi o günün Türkiye’sinde yoktu. Eğer o üretimi koruyarak ekonomimizi yapılandırmış olsaydık inanın bu gün çok daha farklı noktada olurduk. 74 sonrası KKTC’de kalan küçük orta ölçekli sanayi ürün çeşitleri Türkiye’de yoktu. Buradan Türkiye’ye pek çok ürün gidiyordu ne oldu zamanla hepsini batırdık, bazı tesisleri söktük Türkiye’ye götürdük ve sonunda da döndük dedik ki Kıbrıslı Türkler tembeldir ve üretmiyor. Bunun bu şekliyle devamı süreç içerisinde insanların hak etmeden bir şey elde ediyor diye bir düşünceye kendini kaptırması gibi bir sonuç ortaya çıktı. Gün geldi, inşaat sektöründe patlama oldu anan planı sonrası, orada da bir anda haksız kazançlar akıllıca çıkılmadığı için hızlı yükselmelerin baş dönmelerini yaladık ve hala 74’ün üzerinden 38 yıl geçti hala daha üretici birliklerinin temsilcisi zeytin üreticileri birliği başkanı İrfan Çelik’le konuştum, anlatılanlar felaketi seslendiriyor. Ülkemizin başarılı inşaatçılarından Galip Bozalp’la konuştum o da felaketten bahsediyor. Küçücük bir ülke bu kadar olanaklar ve varlık içinde yokluk. Bir bakıyorsunuz ki psikolojimiz bozuk. Birileri kavga seyretmek istiyor uzlaşıyı ayıp sayan bir anlayış var halbuki uzlaşı insan hayatının bir parçasıdır ve olması gerekir. Herhangi bir sorunu orman kanunlarıyla çözmeyi deneyemezsiniz.
MUTLU VE HUZURLU YAŞAMAK İSTİYORSAK ÜRETİMİ BRİ ŞEKİLDE BAŞARMALIYIZ: EL-SEN ile hükümet özerklik noktasında anlaştı diye neredeyse EL-SEN’e bir saldırı düzenlenecek, ama şunu kabul etmek istiyorum ki sanki de bizim sulara bir şeyler katıyorlar balık hafızalı olduk. Aylardır EL- SEN özerk bir yapıyı savunuyor. Onu da elde ettiği için mücadelesini müzakere masasında sürdürmeyi tercih etti. Özelleşmeye karşıdır ve toplumsal mücadelede de yerini alıyor bütün bunları yarattığımız zaman bir türlü üretimi organize edemiyoruz, üretsek enerjimizi oraya harcayacağız, üretemeyen bir toplum enerjisini galiba bir birinin boğazına sarılarak harcamaya çalışıyor. Umarız bu günler geçer biz bu adada doğduk bu adada yaşamak istiyoruz. Kıbrıs sorunu gelişmeler ne olursa olsun hayat devam ediyor ve devam eden hayatımızı mutlu ve huzurlu yaşamak istiyorsak üretimi bir biçimde başarmamız gerekiyor.
EROĞLU HRİSTOFYAS’DAN DAHA FAZLA KATKI KOYUCU POZİSYON SÜRDÜRDÜ:Bir New York süreci daha geride kaldı Eylül 2008’de başlayan bir süreçti. İkinci cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rum Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas siyasal yakınlıkları nedeniyle yoldaş da denebilecek bir isim. Mehmet Ali Talat’la yaptığımız sohbette 2008’de Hristofyas’ın Kıbrıs cumhuriyetinde başkanlığa seçilmesinde sonra hızla sürecin başlaması konusunda özellikle Mehmet Ali Talat’ın istekli yaklaşımlarıyla başlayan müzakerelerin başlangıç günlerine nostaljik bir yolculuk da yaptık. Çok önemli bir saptama vardı, Mehmet Ali Talat 2008 sonunda çözümü işaret ediyordu ulaşılmasını hızla. Hristofyas bunun mümkün olmadığını söylüyor ve işaret ettiği tarih kendi dönem süresinin sonu yani 2013. Bunun mümkün olmayacağını arada seçim olduğunu ve Sayın Talat çözümsüzlük sürecinde kendisinin masada olma şansının azalacağını işaret ediyor. Hristofyas bunu pek de geçerli bir mazeret görmüyor hatta kendisi de 2008 Aralık’ta yaptığım konuşmayı Sayın Talat’la da paylaştım. Bunu CTP ve Mehmet Ali Talat’ın seçim yenilgilerinin sonrasında Hristofyas ve AKEL için daha zor olacağını söylediği zaman Hristofyas buna tepki göstermişti bir anlamda tehdit gibi algıladığını anlatmıştı. Ancak süreç iki tane çözümün konusunda istekli olan Sayın Talat’la Hristofyas’ın her şeye rağmen çözüm istediğini ama yeterince cesur olmadığını söyledi. Sonuç itibariyle müzakere amasında Sayın Eroğlu çözümü çok istediğini söyleyen Sayın Hristofyas’dan daha fazla katkı koyucu bir pozisyon sürdürdü.
MUTLU SON OLASILIĞI YOK: New York’ta ikinci Greentree buluşması geride kaldı. Tabi ki genel sekreter Ban ki Moon’un bu iş burada bitti demesini kimse beklemez. Öyle de oldu ve çok yakın tarihleri işaret etti, 15 gün içerisinde şunu yapın şubat ayında Downer’dan bir rapor alırım Mart ayında şunu yaparım eğer bunlar uygun gelirse Temmuz’un öncesinde Mayıs’ta çoklu toplantı yani ilk akla gelen Yunanistan, Türkiye ve İngiltere’nin katılımıyla çoklu toplantı yapılır ve mutlu sona ulaşılır. Bu olasılık ne kadar var bu olasılık görünen o ki yok. Tarafların görüşme sonrası yaptığı açıklamaları kelime kelime irdelemeye gerek yok. Gerek TV haberlerinde yazılı basında hem Eroğlu’nun hem de Hristofyas’ın açıklamalarını dinledik. Türk tarafı genel sekreterin yaptığı çoklu toplantıya işaret yapmasını Türk tarafını bu konudaki isteğinin genel sekreter tarafından seslendirilmesi olarak nitelendirdi ve olumlu karşılandı. Hristofyas ise çok açık bir şekilde süreci başarılı bulmadığını ifade etti ve taraflar pozisyonlarını değiştirmediği sürece bir ilerleme olmaz dedi. Doğru aslında yabancılarla konuştuğumda, bize bir ortak çıkar analizi yapın çünkü müzakere masasında iki taraf vardır. Eğer kazan kazan ilkesiyle hareket ederseniz bu sürekli bir taraf kalıcılaştırması sağlar yani herkes bir şeyleri pay edecek, bu ayrılığı kalıcılaştırıyor. Kıbrıs sorununda ihtiyaç duyulan ortak çıkardır. Ortak çıkar anlayışıyla beraber bir arayışlaKıbrıs’ta herkesin kazançlı çıkacağı ayrım gözetmeksizin bu hesapların yapılmadığı bir sürece ulaşmak önemlidir. Yoksa Kıbrıs Cumhuriyeti varya çoğunun yere göğe sığdıramadığı…
LİDERLER MÜZAKERE MASASINDA İKİ TARAFIN AVUKATI GİBİ: Rum tarafı özelikle Hristofyas taksimden korktuğunu söylüyor aslında adada taksim 60 Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası ile Kıbrıs’ta coğrafi anlamda toprak anlamında bir sınır yoktu ama iki toplum arasında sınır vardı. Sınır anayasal güvence altındaydı. Çok yetenekli Kıbrıslı Türk, Cumhurbaşkanı, dış işleri bakanı olamıyordu. Geleceği yerler belli. Tamamen ayrılıkçıydı ve o ayrılığın temelleri ortadan kaldırıp bir Kıbrıslılık temeline kimse dilini, dinini, ulusal kökenini unutmasın ama şurası bir gerçek ki o yaşadığınız coğrafyadan bir ortak kimlik kazanmanız gerekiyor. Bu gün Avustralya’da Avustralyalıların bağımsızlık günü değil ama Avustralya günüdür. Avustralya’da Avustralyalılık şekillendirme çabası var ama kimse bir başka etnik veya farklı bir kimliği yok etmeye çalışmıyor. İnsan hakları temelinde bakanlar aborjinlere karşı yok edişin başlangıç noktası görürler ve hatta başka bir günün kutlanması gerektiğini söylerler bütün mesele ayrılık olmadan en azından coğrafi temelde bu topraklara sahip çıkacak ayrılık olmadan bir şeyleri hedeflemek gerekiyor. Görünen o ki Kıbrıs Rum tarafı özellikle bu adayı siyasal eşitlik temelinde bizimle yönetmeye hazır olup olmama konusundaki kararsızlığı aşması gerekiyor. Bizim de ayrılıkçı düşüncelerden kurtulmamız gerekiyor ama öncelikle daha sayısal büyük unsur olan Kıbrıs Rum tarafının buna karar vermesi gerekiyor. Eğer bu başarılmazsa ve hala daha ayrılıkçı olarak müzakere masasında bir davanın farklı taraflarının karşı karşıya olan tarafların avukatı gibi oturan müzakereciler asla Kıbrıs sorununa çözüm bulamaz.
ZAMAN KIBRIS SORUNUNDA FEDERAL ANLAMDA ÇÖZÜME HİZMET ETMİYOR: Çünkü Hristofyas Kıbrıslı Rumların avukatıdır. Sayın Derviş Eroğlu Kıbrıslı Türklerin avukatıdır herkes müvekkilini savunma noktasındadır. Böyle bir durumda ortak kabul edilebilir çözümün mümkünlüğü var mı ve unutmayalım ki statüko denen unsur hem kuzeyde hem güneyde vardır ve bu çözümsüzlük uzadıkça statüko kalıcılaşıyor. Statükoyu benimseyenler savunanlar bütün olumsuzluklara rağmen çoğalıyor. Bu nedenle zaman Kıbrıs sorununda federal anlamda çözüme hizmet etmiyor. Bu kısa sürede çok cesur yürekli ve bütün Kıbrıslılar için bir çözüm yönünde siyasi irade konmazsa sanıyorum önümüzdeki dönem de bu günkü daha yakın pozisyonlarda aranacak. Tüm mesele doğru zamanda doğruları gecikmeden vermek.