2014’te de veremedik, hadi 2015’de verelim Kıbrıs’a çözümü. Dikkat edin, “verelim” dedim, “çözüme varalım” demedim. Niye? Çünkü Kıbrıs’ta çözüme ulaşmak arzu ediliyor ise eğer, yapılması gereken gözler önünde apaçık duruyor, hem de onyıllardır.
Mayıs ayında, o zaman henüz dışişleri bakanı iken Ahmet Davutoğlu’nun ziyareti sırasındaki yazımda; “Davutoğlu’nun Kuzey Kıbrıs’a yaptığı çalışma ziyaretinin en önemli sözü muhakkak ki 'Yarım asrı aşan bu krizi bitirme vakti gelmiştir’ çağrısı idi” demiştim.
Kıbrıs sorununun çözüm vakti çoktan geldi de geçti bile. O zaman da dediğim gibi bir sorunun ne kadar sürdüğü ile çözümünün zamanlaması ilişkili olamaz. Öyle bir ilişki olsaydı Kıbrıs konusuna gelinceye kadar Arap-İsrail sorunu çözülmesi gerekirdi herhalde. Ayrıca, sorun vardır aksi kayınvalide, inatçı gelin hesabı incir çekirdeğini doldurmayacak bir nedenle, mesela doğan çocuğun adı falan bahane edilerek büyütülür.
Tamam... Hemen siyasi sonuç çıkartmayın. Aklımda Makedonya meselesi, Yunanistan’ın isim takıntısı gerçekten yoktu. Ama sırası gelmişken ondan da bahsedelim, Allah aşkına ne fark var Makedonya demek ile “Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya” arasında? Eski Yugoslavya mı kaldı? Ama takıntı işte... Bizde olsa adamlar anamızı ağlatır, emdiğimiz sütü burnumuzdan getirir, burnumuzu sürterek zorla Makedonya dedirtmezler miydi? Bir düşünün? Haklı iken, devletten atılan, ayazda bırakılan, ona rağmen Annan planına “evet” deyip bizi öldürmeye yeltenen eski ortakla aynı yatağa girmeye biz razı olduk, yine evin dışında kaldık, adamlar hem bizi, çözümü reddetti, hem de Avrupa Birliği üyeliği ile ödüllendirildi.
Yani şimdi ben Rum olsam uzlaşır mıyım Türklerle? Paylaşır mıyım adayı, toprağını, egemenliğini, hükümetini? Demedi mi kocaman Avrupalı, Amerikalı adamlar tüm adanın tek meşru hükümetiyim, tüm ada benim, sadece bir bölümünde egemenliğim şimdilik askıda çünkü Türk işgali var diye?
Şaka falan değil dediğim, Rum tarafının psikolojik fotoğrafı bu. İster her hafta Limasol’da kafayı çekip bakın, isterAnastasiadis’in verdiği İngiliz Koleji yönetim kurulu üyeliğinden cukkalanan paralarla Karpaz’da, viski eşliğinde “kleftiko” – bildiğiniz hırsız kebabı veya tandır – zıkkımlanın. Sonuç aynı: “İstenmiyorsun kardeş!” Boşuna gayret, boşuna “sana teslim olacağım” ısrarı. İstemiyor adam seni.
Moda ya, şimdi herkes lafı bir adım daha öteye götürdü. Güya 2015 artık çözüm yılı olsun muş? Çözümü reddeden yok, dedim, altını çizdim defalarca. Adamların çözüme ihtiyacı yok. Osmosis diyor. Gadalavis? Türkçe söylüyoruz olmuyor, anladınız mı? Osmosis bir sıvının bir başka sıvıya katılması durumunda az yoğunluklu olanın diğeri içerisinde eriyip yok olması demek. TasosPapadopulos vardı ya, işte o bunların en merdi idi. Tam merdi kipti hikayesi gibi, bir gün ansızın ağzından kaçırıvermişti peşinde koştuklarının çözüm falan değil, Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs Cumhuriyeti içerisinde osmosisi ile sorunun çözülmesinin peşinde olduklarını, ilan edivermişti...
“Merdi kipti şecaat arz ederken sirkatin söylermiş” dedikleri durum işte aynen bu.
Şaka falan ettiğim yok, gayet samimiyim. Bu adamların çözüm falan istediği yok. Türkiye de uyanmalı bu durumdan, Kıbrıs Türkü de. Ne garip durumdur, bir tek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kaldı herhalde kendi halkından önce düşmanını seven, onunla empati yaptığıyla gurur duyan ve de üstelik bu halkın meclisinde milletvekili maaşı alan siyaset anlayışı.
Savaşı lanetleyen sözlere tabii ki bir itirazım yok. Kimse savaşı kutsayamaz, vatan savunması için değilse eğer haklı savaş da olamaz. İyi de, adamlar bizi kesiyordu. DemetrisHristofyas yoldaşınız bile bir nevi günah çıkartır gibi Atlılar’ı, Sandallar’ı, Dohni’yi falan hatırlatıp, suçlu olduklarını kerhen de olsa kabul etmedi mi? Bizim arkadaşlar hala daha savaşta kimlerin ırzına kimler geçmiş, niye klişe hep karşı çıktığı kürtaja 1974’de izin vermiş onu anlatıp duruyor. Tabii ki alçaklık... Tabii ki mezalim... Ama adamlar bizi keserken savaşmayıp da ne yapacaktık? Ha eğer mesele 1974’ü yargılamaksa, kolayı var, gelin önce 1963’ü, 1964’ü, 1967’yi, esir alınıp işkence ile öldürülen Cengiz Topel’i, ANKA Ajansı muhabiri Gazeteci Adem Yavuz’u konuşalım. Daha kırkı çıkmadan katledilen bebeleri konuşalım. Olur mu?
Çözüm bizim temel ihtiyacımızdır. Kıbrıs Türkü olup çözüm istememek mümkün mü? Ama Rum tarafı Kıbrıs Türkünün ada gazındaki payını vurgulamak üzere gönderilen Barbaros sismik araştırma gemisini “dayılanmak” olarak görmeye, “Türk dayılanması bitmeden görüşmelere dönmem” ısrarında devam ederken kendi Navtex’lerini 19 Mart tarihine kadar uzatmakta sıkıntı görmemektedir. Anastasiades eğer çözümle ilgilense idi en azından BM genel sekreterinin Kıbrıs Özel TemsilcisiEspenBarthEide’nin “Gaz meselesi Kıbrıs görüşmelerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur” beyanatını dikkate almaz mıydı? Aksine Eide’ninCyprus Mail gazetesine verdiği yeni yıl mülakatında o sözleri söylemesinden bu yana günlerdir neredeyse şamar oğlanına döndürüldü, Genel Sekreter’e resmi şikayet yazısı gönderildi.
2015 Kıbrıs yılı olsun muş... Ümit varmış...
Öyle “Kıbrıs yılı” ilan etmekle Kıbrıs yılı olamıyor. Geride bıraktığımız onyıllar boyunca duyagelmedik mi benzer ifadeleri. Bu ifadeleri her kalibredeki yerel siyasetçilerden değil dünya siyasetinin önemli isimlerinden, başbakanlardan ve hatta son dört-beş ABD başkanından da duymadık mı? Baba George Bush değil miydi il kez “Kıbrıs yılı” iddia eden hem de bir kez değil, birkaç kez? Güya o, Mitsotakis, rahmetli Turgut Özal Kuşadası’nda zirvede buluşacaklar, çözüm anlaşmasının yolunu açacaklardı... Hatırladınız mı? Ya Clinton veya oğul George Bush geri mi kaldılar ondan? Obama daha diyemedi “Kıbrıs yılı” nakaratını, ama onun yerine ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Bakan Yardımcısı Victoria Nuland az mı gayret sarf ediyorlar? Nuland’ın kol bükme operasyonu olmasaydı daha başlamadan bitmeyecek miydi bu son süreç? O günden belli değil miydi Anastasiades’in “Yok istemezük” pozisyonu?
Peki bu yıl “Kıbrıs yılı” olacak mı?
Niye olmasın? İşte püf noktası bu soruda! Kim ne derse desin Kıbrıs sorunu çok kısa zamanda, adeta bir sihirli çubuk dokunmuş gibi çözülebilir. Ne gerekir? Sorunun iki tarafında da siyasi irade gerekir. Niye? Kaldı mı adada döndürülmeyen taş, tartışılmayan bırakın konu başlığını, alt başlığını neredeyse kelime? Sıradan Kıbrıslı, Türk veya Rum fark etmez, ezberledi iki tarafın tezlerini. Demek ki iki taraf çözüm istencine sahip olacak, bu şart çözüm için. Başka? İki taraf da halkına varılacak çözümün kendi taleplerini tam olarak karşılayamayacağını, bir acı uzlaşı olacağını anlatmalı, ikna etmelidir. Aksi halde 2004 gibi halkın biri, belki ikisi de, “Hayır” deyiverir tüm süreç çöpe atılır.
Yeter mi? Yetmez. Ankara ve Atina faktörleri de var. Eskiye göre Ankara çok değişti. Çözümsüzlük de çözümdür yerine ya çözüm, ya da B planı deniyor. Yani ya çözüm, ya da bizim empoze edeceğimiz çözüm. Nasıl olacak o? Mevcut Ankara yönetimi kendini uluslararası topluma rağmen iş görebilecek kadar ehil, becerikli ve kuvvetli hissediyor veya öyle gibi yapıyor. Yine de Ankara “Kıbrıs Türkü evet derse desteklerim” diye de önemli bir kapıyı hep açık tutuyor. Yunanistan ise hem 2004’de yan çizdi, Annan planını kabul edemedi, savunamadı, hem de sanki çözüme destek oluyormuş gibi yapmaya devam ediyor. Çözüme destek sergilenerek ispatlanır, boş lafla değil. Elbette gün gelir görüşmeler o noktaya evrilir ise herhalde Atina bu durumla ilgili olarak yeterli şekilde aydınlatılacaktır.
Bu yetecek mi? Hayır, uluslararası iklim de müsait olmalı, uluslararası aktörler, başta İngiltere ve ABD ama ille de Rusya ve Avrupa Birliği de fotoğrafta olmalı. Niye mi? Siyasi gerçeklilik onu gerektiriyor da ondan. Uluslararası toplum çözüm istiyor ise ahkâm kesmeyi bırakıp, öyle görünmeyi bırakıp çözüme gerçek anlamda katkı koymaya başlamalıdır. Bunun yolu da bellidir: Kıbrıs’ta çözüm ancak adada iki eşit siyasi entitenin varlığının görülmesiyle mümkündür.
Kıbrıs yılı olacak mıymış? Hadi canım sende!