Medeni Usul Hukukunda temel amaç maddi gerçeğe ulaşmaktır. Ancak hukuk devleti ilkesi gereğince, bu maddi gerçeğe ulaşırken hukuka uygun bir şekilde hareket edilmelidir. Diğer bir deyişle, maddi gerçeğe ulaşırken bunun hukuka aykırı bir şekilde elde edilen delillere başvurularak yapılmaması gerekmektedir. İspat hakkının kural olarak sınırlanamayacağı kabul edilse de kanunda öngörülen bazı durumlarda bu hakkın sınırlanabildiğini de görebilmek mümkündür. Nitekim HMK m.189’da ispat hakkına çeşitli sınırlamalar getirmiştir. Bunlardan biri de HMK m.189/2’de belirtilen hukuka aykırı bir şekilde elde edilmiş olan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı hususudur. Dolayısıyla Medeni Usul Hukukunda kabul gören ilkelerden olan taraflarca getirilme ilkesi ve re’sen araştırma ilkesinin hakim olduğu davalarda dahi hukuka aykırı bir şekilde elde edilen deliller somut vakıanın ispat edilmesinde dikkate alınmayacaktır. Tüm bunların yanında her ne kadar Anayasa’nın güvence altına almış olduğu kişinin özel hayatının gizliliği gibi temel hakların ihlal edilmesi yoluyla ulaşılan deliller hukuka aykırı delil olarak değerlendirilse de bir delilin hukuka aykırı yollarla elde edilip edilmediği sorununu çözmek adına kesin ölçütler belirlenememektedir ve bu durumda da yargısal içtihatlar çok büyük bir önem arz etmektedir. Hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olan delillerin mahkemede bir vakıanın ispatında dikkate alınıp alınamayacağı konusunda doktrinde çeşitli görüşler savunulmaktadır. Bunlardan bir tanesi zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir prensibinden yola çıkan, anayasal haklara tam anlamıyla bağlı olan tarafın görüşüdür. Bu görüşe göre, hukuka aykırı delil mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında kesinlikle kullanılmamalıdır. Diğer bir görüş ise hakkaniyet ölçütüyle yaklaşarak, başka bir delille somut vakıanın ispat edilmesinin mümkün olmadığı durumlarda hukuka aykırı delilin değerlendirilip değerlendirilmemesi konusunda hakime takdir yetkisi verilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Örneğin kişinin kendisini aldattığını evlerine kurdurmuş olduğu ses ve görüntü kaydeden kamera sisteminden öğrenen ve ardından boşanma davası açan diğer eşin, eşinin kendisini aldattığını ispat etmek amacıyla bu kayıtları mahkemede delil olarak kullanıp kullanamayacağı sorunu gündeme gelmektedir. Bu konu doktrinde olduğu gibi Yargıtay uygulamasında da oldukça tartışmalıdır. Örneğin Yargıtay 2.Hukuk Dairesi bir kararında, eşin eve ses ve görüntü kayıt sistemi kurdurmasının sadakat yükümlülüğüne aykırı olmasıyla beraber bunun diğer eşin özel hayatının gizliliğini ihlal etmediğinden söz etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise bir kararında, usulsüz olarak bir kurgu sonucu oluşturulmuş olan CD’yi hukuka aykırı yollarla elde edilmiş bir delil olduğunu ileri sürerek boşanma davasında hükme esas alınmasının mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Ancak şunu da söylemek gerekir ki, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile birlikte HMK m.189/2 hükmü yürürlüğe girdikten sonra Yargıtay’ın yine somut olaya göre değişmekle birlikte, diğer eşe ait olan günlüğün mahkemece somut vakıanın ispatında delil olarak kullanılamayacağı yönündeki görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Sonuç olarak bu kayıtların hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olduğu tartışmasız olmakla birlikte, mahkemede somut vakıanın ispatı bakımından delil olarak kullanılmaması gerektiği yönünde çok keskin bir bakış açısına sahip olmamak gerekmektedir. Her ne kadar Anayasal hakların ihlaline sebebiyet verilse de, hukuka aykırı yollarla bu delilleri elde eden eşin başka bir delil sunması mümkün değilse bu kayıtların delil olarak değerlendirilmemesi hakkaniyete pek de uygun olmayacaktır. Dolayısıyla somut olayın koşullarına göre derinlemesine bir inceleme yapmak yerinde olacaktır.