Kaplıca (Davlos) köyüne, önce Boğaztepe (Monarga'ya) oradan Yarköy ve Turnalar üzerinden Kantara'ya çıkıyorsunuz. Kantara'nın gündüzü ve gecesi bambaşka güzelliklere sahne olurken, Şubat ve Nisan aylarında Kantara Kalesinden kuş bakışı baktığınızda hiç bir yerde göremeyeceğiniz bir manzarayla karşılaşırsınız.
Yemyeşil bitki örtüsü, temiz orman kokusu, cıvıl cıvıl kuş sesleri ile cennetten bir parçadır Kantara Kalesi. Yıllardır bu bölgeye gitmek istememe karşın bir türlü kısmet olmamıştı. Yolda ilerlerken güzelim çam ağaçlarının altında piknik yapanlara rastlıyoruz. Sessiz ve sakin doğanın kalbinde tatlı bir gün geçiren aileler uzun bir haftanın yorgunluğunu çıkarıyorlar. Bizler yol boyu devam edip Kantara meydanına geliyoruz. Burada birkaç evin dışında bir de şirin restoran bulunuyor. Mola verip kahvelerimizi içtikten sonra arabamıza binip, ekibimizle yola koyuluyoruz. Yol ayrımından sola bükerek, dağın kuzey tarafına geçip, yeni bitmiş asfalt yolumuzdan Kaplıca’ya halk arasında çok bilinen bir diğer ismiyle Davlos’a geliyoruz.
Kaplıca merkez ilçelere uzak bir yerleşim yeri. İş ve geçim derdi burada da kendini gösteriyor. Ayrıca buraya ulaşım da ayrı bir dert. Kaplıca, özellikle iş bulma konusunda diğer bölgelere nazaran çok daha fazla sıkıntı çekiyor. Geçmişte birçok aile hayvancılıkla uğraşırken, bugün için bu sayı oldukça düşmüş durumda. Köyde tarımla uğraşan ise yok denecek kadar az.
Kaplıca doğal limanında, İngiliz Sömürge Dönemi’nin en güzel örneklerinden sayılan bir harub ambarı bulunuyor. Bu bölgeyi ziyaret eden General Louis Palma di Cesnola, burada bulunan harabelere ilişkin izlenimlerini, 1887 yılında yayınladığı kitabında şu şekilde anlatmış: “(Mersinlik) köyünden 20 dakika doğuda adı DAULOS (Davlos - Kaplıca) olan bir burun vardır ki modern coğrafyacılar burasını Aphrodisium olarak işaretlemişlerdir. Ancak muhtemelen bu kalıntılar Davlos’un 25 dakika doğusundadır. Buradaki harabelerin yanında bariz şekilde görülen bir liman ve dalgakıran vardır. Ayrıca sahilden birkaç yüz yarda içerde, geniş bir alana yayılan bir şehre ait, Korint sütun başlıkları ve mermer ile mavi granitten yapılmış oluklu sütunlar yarı yarıya toprakla örtülüdür.” Gerçekten arkeolojik olarak bölge çok zengin arkeologlar buraya gelip çalışma yapsalar eminim günışığına çıkmayı bekleyen birçok eserle buluşacaklar.
KANTARA KALESİ
Girne Dağları üzerindeki üç kaleden biri olan, yaklaşık 700 metre yükseklikteki Kantara kalesi, Mesarya ovasını ve Karpaz yarımadasına girişi kontrol eden bir konumda.
St. Hilarion ve Bufavento kaleleri gibi Arap akınlarının sonrasında Bizanslılar tarafından inşa edildiği tahmin edilse de, yazılı kaynaklarda ilk kez Aslan Yürekli Richard’ın Kıbrıs’ı ele geçirdiği 1191 yılında kaleden söz ediliyor.
Sahtekârlıkla kendini, Kıbrıs kralı ilan eden Isaac Comnenus, Richard’ın emrine giren eski Filistin kralı Guy De Lusignan’a yenilince bu kaleye sığınır. Kaçmaya çalışırken yakalanıp, Karpaz bölgesinde esir edilir. Kalenin adı Lüzinyan ve Venedik devirlerinde duyulmaktadır. Bu devirlerde birçok savaşa sahne olan Kantara Kalesi, Cenevizlilerin 1373’te Lefkoşa ve Mağusa’yı işgal etmelerine rağmen, Kral I.Peter taraftarlarının elinde kalmıştır. Kıbrıs Kralı I.Peter'in kardeşi Prens John’un, Cenevizlilerin elinde tutsak iken kaçarak kaleye sığındığı bilinir. Kale 1391 yılında, Kral James tarafından surlarla çevrilir.
Venediklilerin adayı ele geçirmesinden sonra, denizden uzak diğer kaleler gibi bu kale de askerden arındırılarak eski önemini yitirir. Kalede savunma yeri, asker odaları, su sarnıcı, tonozlu odalar, işaret kulesi gibi bölümler bulunur.
Hafta sonunda ailenizle birlikte tarihe ve doğaya tatlı bir yürüyüş yapmak istiyorsanız, bu bölge size hitap ediyor. Kaçırmayın, saygılarımla…