
Hafıza-i beşer nisyân ile malûldür de...
Bizdeki biraz fazla mı ne...
Son günlerde “Dikmen çöplüğünü,” uzun zamandır “Elektrik kesintilerini” ağzına, kalemine, ekranına, mikrofonuna misafir eden yok.
CMC atıklarının güzelim denizi ne hâle getirdiğini hatırlayanı mumla arasak bulamayız.
Peki... Kazayla biraz fazla yağdığında Akdeniz’den bir parçaya dönüşen caddelerimizi, ya da çalınmaya âmâde durumdaki “Hazırlıksız yakalandık” şarkısını hatırlayan var mı?
Çünkü çöplük (Tam olarak) yanmıyor, zehirlemiyor, duman altı olmuyoruz.
Çünkü (Ne hikmetse) elektrikler kesilmiyor ve “Her yer karanlık” gazelini koro halinde söylemiyoruz.
Çünkü (Mevsimi değil) yağmur yağmıyor, seller akmıyor, Arap kızı camdan bakmıyor ve her zaman masmavi olması gereken deniz (Şimdilik) “Kan renginde bir ölüm denizi” değil.
O hâlde işin kolayı, çöplüğün yanmasını beklemek... Sonra aklı eren-ermeyen herkesin fikir (!) beyan etmesi ve sönünce susmasıdır. (Ama ne gam... Bir daha yandığında kaldığımız yerden başlarız.)
***
Fikir beyan etmek (Yani kabûl olmayacak duaya amin demek), karanlıkta gazel söylemek, “Zehirleniyoruz” diye memleketi ayağa kaldırıp birkaç gün CMC’ye ve o gün iktidarda kim varsa ona verip veriştirmek, belediye başkanlarını (Partisine göre) yerden yere vurmak hoşumuza gidiyor olabilir.
Ama bütün bunlar, çöplük yandığında değil, yanmadığı zaman. Elektrikler kesildiğinde değil, sorun olmadığında. Deniz kan rengine büründüğünde ya da caddeler göl olduğunda değil, yağmursuz aylarda gündeme getirilse, hattâ çare bulununcaya kadar gündemden hiç çıkarılmasa daha iyi olmaz mı?
Her hâlde olmaz ki, gündeme almak için yenileri bekleniyor.
***
Oysa o can attığımız AB ülkelerinde durum başka. Onlar bu tür olumsuz durumlar karşısında el ele, kafa kafaya verir ve çözüm bulana kadar işin peşini bırakmazlar. Sade vatandaşından medyasına, iktidarından muhalefetine kadar herkes böyle durumlarda aynı şeyleri söyler.
Çünkü çöplükleri yandığında hepsi zehirleniyor, elektrik kesildiği zaman hepsi karanlıkta, deniz ve caddeler hepsinin. Hâl böyle olunca, kıytırık bir çölükle 35 yıl uğraşmıyorlar.
Üstelik biz, 35 yıldan beri bu lânet çöplüğün hangi makama ait, ya da kimin sorumlu olması gerektiğini bile belirleyemedik. Bildiğimiz tek şey, dünyadaki çtüm benzerlerinde olduğu gibi Dikmen Çöplüğü’nde de büyük paraların yattığı ve bunun bir türlü paylaşılamadığı. Zehirlenmemizin başka sebebi yoktur.
SON SÖZ: Keşke olsa, ne yapar eder, hakkından muhakkak gelirdik!

Duyan be buba? 
- Duyan be buba?
- Duyarım ya guzum söyle...
- Komünist Çin yönetimi Uygur kardeşlerimize zulmediyormuş, bir günde 140 kardeşimizi katletmişler...
- O çan-çin-çonlara şuradan telefon et ve de ki; “Çin Seddi’ni neden inşa ettiğinizi unutmamış olabilirsiniz ama bu kin gün gelir bumerang misali dönüp gelir ve gırtlağınıza saplanıverir. Türkiye’nin dostluğundan ne kötülük gördünüz ki bozmaya çalışıyorsunuz?”
Tercüme köşesi
- Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat Güney'de yayımlanan Simerini Gazetesine verdiği özel demeçte demiş ki; “Kıbrıs Türkü AB garantörlüğünü reddediyor. Türkiye'den başka kimsenin garantörlüğüne güvenmiyoruz...'
- Yok canım; Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat “Bana bak Hristocuğum, bunu zaten biliyorsun ama meseleye çözüm bulmak için görüşür gibi yapman canımı sıkmaya başladı. İşte hendek işte deve, şimdi seni göreyim” demiş!
Teklif kutusu

- Birleşmiş Milletler “Müzakere sürecini başarılı kılmak ve Kıbrıs Rum’u ile Kıbrıs Türkü’nü birbirine kavuşturmak için KÖPRÜ hazırlıyormuş” ya...
Biz de cümbür cemaat Ban Kee Moon’a bakarak “Köprüler yaptırdım gelip geçmeye, çeşmeler yaptırdım suyun içmeye şarkısını çığır” diye çıppana çalalım!
Neçün da den...
Bu da 2003 Nisan Ayı’nın 24’üncü günü Rumlar tarafından berhava edilen köprünün akıbetine uğrayacağına göre, bu sefer belki çeşmeyi kurtarabilir!
Boşuna bağırma kalın enseli!
Kasabanın zengini kasabanın züğürdünü sinemaya götürmüştü. Önlerinde kasabanın en belalı ve en kalın enseli adamı oturuyordu.
Kasabanın zengini Filmin en heyecanlı yerinde kasabanın züğürdünün kulağına eğildi;
- Şunun ensesine bir şamar vurursan 10 lira vereceğim.
- Ver parayı...
ŞAAAAAAAAAK...
Kasabanın en belalısı neye uğradığını şaşırmıştı. Hışımla arkada döndü ve bizimki havadaki elini yakalayıp öperken “Aman abi seni filancaya benzettim kusura bakma” dedi. Diğeri durumu anlatıp (!) yerine oturdu ama kasabanın zengini bir şaplak için 50 lira teklif ediyordu.
- Ver parayı...
- Al parayı...
ŞAAAAAAAAK...
Kasabanın belalısı bu sefer daha bir hışımla döndü ama diğeri havadaki elini yine yakalamış öpüyor, bir tandan da “Aman abi seni feşmekâna benzettim kusura bakma” diyordu.
Yina bir “Lâhavle” çekip yerine oturdu ama kasabanın zengini rahat durmuyor ki... Şimdi de bir şaplağa 100 lira veriyordu.
- Vere parayı...
ŞAAAAAAAAAAAAK....
Kasabanın belalısını zapt etmek artık mümkün değildi ama kasabanı züğürdü baskın çıkmış bas bas bağırıyordu...
- Hiç boşuna celallenme ağam. Sende bu ense, bende bu züğürtlük, bu pezevenkte bu para oldukça daha çoook şaplağımı yersin!