Ortadoğu’da yükselen gerilim artık yalnızca İran-İsrail hattıyla sınırlı değil. Savaşın gölgesi, Doğu Akdeniz’in en kırılgan noktalarından biri olan Kıbrıs’a kadar uzanmış durumda.
İran medyasına konuşan Devrim Muhafızları Komutanı Sardar Jabbari’nin açıklamaları, bölgedeki dengelerin ne kadar tehlikeli bir eşiğe geldiğini açık biçimde ortaya koyuyor.
Jabbari’nin iddiasına göre ABD ve İsrail’e ait askeri unsurlar Kıbrıs’taki üslere kaydırıldı ve bölgedeki operasyonların önemli kısmı buradan yürütülüyor. Daha da önemlisi, İran tarafı artık bu üsleri açık hedef olarak gördüğünü ilan ediyor. Bu, Kıbrıs’ın fiilen savaş denklemine dahil edildiği anlamına geliyor.
Açıklamanın hemen öncesinde yaşanan gelişmeler ise tehdidin teorik olmadığını gösterdi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Sözcüsü, Ağrotur yönüne ilerleyen iki İHA’nın düşürüldüğünü açıkladı. Ardından sirenler çaldı, hassas tesislerde alarm seviyeleri yükseltildi, Baf Havalimanı boşaltıldı ve İngiliz üs yönetimi halka evlerinden çıkmamaları yönünde talimat verdi.
Rum Yönetimi lideri Hristodulidis ise yaşananların ardından yaptığı açıklamada Kıbrıs’ın hiçbir askeri operasyona katılmadığını söyledi. Ancak bu açıklama, krizin ortasında yapılan gecikmiş panik çığlığından öteye geçemedi.
Çünkü uluslararası siyasette algı, niyetten daha hızlı hareket eder.
Bir ülke topraklarında yabancı askeri varlığı yoğunlaştırıyor, İsrail’le stratejik yakınlaşmayı açık şekilde derinleştiriyor ve bölgesel güç mücadelelerinde taraf görüntüsü veriyorsa; savaşın kapısının çalması sürpriz olmaz. “Biz taraf değiliz” demek, füzeler havadayken çoğu zaman anlamını yitirir.
Türkçede çok yerinde bir deyim vardır: Geçti borun pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…
Bugün Güney Kıbrıs’ın yaşadığı tam olarak budur. Aylar boyunca Türkiye karşıtlığı üzerinden kurulan diplomatik bloklaşma, Doğu Akdeniz’de İsrail merkezli güvenlik mimarisine eklemlenme çabası ve bölgesel gerilimleri küçümseyen siyasi kibir, adayı bir anda hedef coğrafyaya dönüştürdü.
Özellikle Netanyahu yönetimiyle geliştirilen yakın askeri ve siyasi temasların yalnızca diplomatik bir tercih olmadığı artık daha net görülüyor. Büyük güçlerin çatışmasında üs haline gelen coğrafyalar, karar verici değil bedel ödeyen aktörlere dönüşür.
Devlet yönetmek, günlük siyasi kazanımlar uğruna risk biriktirme işi değildir. Hele ki Doğu Akdeniz gibi fay hatlarıyla çevrili bir bölgede hiç değildir. Diplomasi, ideolojik yakınlıklarla değil jeopolitik gerçeklerle yürütülür.
Kıbrıs bugün alarm sirenleriyle yüzleştiği gerçeği belki de ilk kez bu kadar net görüyor:
Bölgesel rekabetlerde taraf gibi davranıp hedef olmamayı beklemek mümkün değildir.
Umarız Rum yönetimi bundan sonra Türkiye karşıtlığı üzerine kurulan politik refleksleri yeniden değerlendirir. Bizden söylemesi…