Güney Kıbrıs’ta yapılan son ankette “Kıbrıs sorunu nasıl çözülmeli?” sorusuna verilen cevaplar düşündürücü.
Katılımcıların yalnızca yüzde 39’u iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu destekliyor. Buna karşılık yüzde 29’u üniter devleti savunuyor, yüzde 12’si mevcut durumun devamından yana, yüzde 9’u iki devletli çözümü tercih ediyor, yüzde 3’ü ise konfederasyon diyor. Basit bir matematikle bakıldığında federasyon istemeyenlerin oranı yüzde 60’ın üzerine çıkıyor.
Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz: Eğer muhatap toplumun açık çoğunluğu federasyon fikrine mesafeli hatta karşıysa, biz neden hâlâ bu modeli tek gerçekçi seçenek gibi konuşmaya devam ediyoruz?
Uluslararası literatürde sıkça kullanılan bir ifade vardır: “Tango iki kişiyle oynanır.” Kıbrıs meselesi de tam olarak böyledir. Bir tarafın ısrarla istediği bir çözüm modelinin, diğer tarafın toplumsal desteğini bulmadığı bir zeminde hayata geçmesi mümkün değildir. Diplomasi, karşılıklı rıza ve gerçekçi zemin gerektirir; tek taraflı beklentilerle değil.
Aslında bu tablo yeni de değil. Annan Planı referandumu bunun en net örneğidir. 2004 yılında Türk tarafı plana güçlü bir destek verirken, Rum tarafı yüzde 75’in üzerinde bir oranla “hayır” dedi. Bu sonuç, yalnızca o günün politik tercihi değil, aynı zamanda Rum toplumunun çözüm konusundaki zihinsel sınırlarını da ortaya koyuyordu.
Aradan geçen yıllar içinde ne değişti? Bugün elimizdeki veriler, aslında çok fazla bir şeyin değişmediğini söylüyor. Federasyon fikri hâlâ Rum toplumunda çoğunluğun benimsediği bir çözüm değil. Hatta üniter devlet gibi Türk tarafının kabul etmesi mümkün olmayan seçeneklerin bile ciddi destek bulması, zihniyet farkının derinliğini gösteriyor.
Bu durumda yapılması gereken, duygusal reflekslerle değil, verilerle ve gerçeklerle hareket etmektir. Kendi içimizde hâlâ federasyonu “tek çıkış yolu” olarak gören bir kesim olabilir. Bu bir tercih meselesidir. Ancak tercih ile gerçeklik arasındaki farkın da açıkça ortaya konması gerekir.
Gerçek şu ki, bir çözüm modelinin başarılı olabilmesi için sadece uluslararası aktörlerin değil, adanın iki tarafındaki toplumların da buna inanması gerekir. Rum tarafında bu inanç yoksa, masaya konan formüller ne kadar iyi hazırlanmış olursa olsun, sonuç değişmez.
Bu yüzden belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten karşı tarafın da kabul edeceği bir çözümü mü arıyoruz, yoksa kendi içimizde bir “ideal senaryo”yu mu savunuyoruz?
Kıbrıs meselesinde yıllardır yapılan en büyük hatalardan biri, beklentilerle gerçekler arasındaki mesafenin küçümsenmesidir. Oysa siyaset, özellikle de uluslararası siyaset, temennilerle değil güç dengeleri ve toplumsal eğilimlerle şekillenir.
Artık belki de yapılması gereken, kendi kendimize “gelin güvey” olmaktan vazgeçip, sahadaki gerçeklik üzerinden yeni bir yaklaşım geliştirmektir. İki devletli çözüm modeli o yüzden tek gerçekçi modeldir. Bizden söylemesi…