Fransa’da alınan bir mahkeme kararı, sadece bir emlakçının kaderini değil, KKTC’de yaşayan herkesin geleceğini ilgilendiren tehlikeli bir sürecin kapısını aralamıştır.
Rum yönetiminin talebi üzerine KKTC’de yaşayan emlakçı Rasa Zilevice’nin Fransa’dan Güney Kıbrıs’a iadesine onay verilmesi, hukuki bir karar olmanın çok ötesindedir. Bu karar, Kıbrıs meselesinin mahkeme salonlarına taşınarak siyasi bir hesaplaşmaya dönüştürüldüğünün en somut göstergelerinden biridir.
Beşinci Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın “Bu karar asla kabul edilemez” sözleri tam da bu gerçeğe işaret etmektedir. Çünkü mesele bir kişinin yargılanması değildir. Asıl hedef, Kuzey Kıbrıs’ta oluşan ekonomik düzeni, yatırım ortamını ve insanları psikolojik baskı altına almaktır.
Rum tarafı yıllardır müzakere masasında elde edemediğini uluslararası platformlarda elde etmeye çalışıyor. Avrupa mahkemeleri, uluslararası kuruluşlar ve yabancı hukuk mekanizmaları, adım adım siyasi hedeflerin bir parçası hâline getiriliyor. Şimdi de ceza hukuku üzerinden yeni bir baskı stratejisi devreye sokuluyor.
Sorulması gereken soru çok nettir:
Eğer gerçekten çözüm isteniyorsa, neden diyalog yerine tutuklama kararları tercih ediliyor?
Eğer güven artırıcı önlemler samimiyetle savunuluyorsa, neden Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanlar Avrupa’nın herhangi bir ülkesine gittiklerinde gözaltına alınma korkusuyla yaşamak zorunda bırakılıyor?
Bunun adı güven inşası değildir.
Bunun adı hukukun siyasallaştırılmasıdır.
Daha da önemlisi, bunun adı Kıbrıs Türk halkını uluslararası alanda yalnızlaştırma girişimidir.
Bugün hedefte bir emlakçı vardır. Yarın bir müteahhit olabilir. Ardından bir avukat, bir yatırımcı, bir şirket yöneticisi ya da yıllardır KKTC’de yaşayan yabancı uyruklu herhangi bir kişi…
Bu nedenle kimsenin “Beni ilgilendirmez” deme lüksü yoktur.
Bu karar, KKTC ekonomisine yönelik açık bir gözdağıdır. “KKTC’de yatırım yaparsanız bunun bedelini dünyanın başka bir ülkesinde ödeyebilirsiniz” mesajı verilmektedir. Böyle bir ortamda hangi yabancı yatırımcı kendisini güvende hissedecektir?
Ancak eleştirilmesi gereken yalnızca Rum yönetiminin izlediği politika değildir.
KKTC’de de artık sadece kınama açıklamalarıyla yetinme dönemi sona ermelidir. Her olaydan sonra “kabul edilemez” demek elbette önemlidir; fakat uluslararası hukuk alanında daha etkili, daha görünür ve daha organize bir mücadele verilmediği sürece benzer kararların devamı gelecektir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, güçlü bir hukuk diplomasisidir. Dünyanın farklı ülkelerinde uzman hukuk ekipleriyle hareket eden, vatandaşlarını önceden bilgilendiren, olası riskleri analiz eden ve uluslararası kamuoyunu etkileyebilen bir devlet refleksidir.
Çünkü bu mücadele artık yalnızca diplomasi masasında yürümüyor.
Mahkeme salonlarında da veriliyor.
Ve görünen o ki Rum tarafı bu gerçeği çok önceden fark etmiş durumda.
Kıbrıs Türk tarafının ise artık savunmada kalan değil, hukuki ve diplomatik alanda inisiyatif alan bir anlayışı benimsemesi gerekiyor.
Aksi halde bugün Fransa’da verilen bir karar, yarın başka Avrupa ülkelerinde emsal gösterilecek; bunun bedelini ise sadece bir kişi değil, bütün bir toplum ödeyecektir. Bizden söylemesi…