ANLATMAK VE ANLAMAK

Geçen gün yaşadığım bir olay bu yazıyı yazmama vesile oldu.

Geçen gün yaşadığım bir olay bu yazıyı yazmama vesile oldu.

Hanımla haftada iki gün Lefkoşa’ya gideriz. Bir gün büyük torun, bir gün de küçük torun için. Okul çıkışı onları alır, istedikleri gibi 2-3 saat geçirir bir yerlerde yemek yer evlerine bırakırız.

Bu rutin pek bozulmaz ama arada işimiz çıkarsa ya başka gün de gideriz ya da anne babalarıyla konuşur, çocuğu almayı bize uyan güne ayarlarız.

Geçen hafta da öyle oldu. Büyüğü evinden aldık ama küçük torunu almakta ayarlama yapmak zorunda kaldık. Yaz okuluna başlamış.

Perşembe günü, küçük torunu okuldan aldık. İlkokulda 15:45 gibi alırdık ama yaz okulunda çıkış saati 17:00 oldu.

Arkadaşlar ‘Dernek Dostları’ grubu kurmuşlar. Bir araya gelip, sohbet edip kahve içecektik. Öyle de oldu.

Ama bu bir araya gelme programı bizim zamanımızı sınırladı. Fazla zamanımız yoktu.

Neticede torunu alıp dondurma yemeye gittik. 45 dakikalık bir sürede başka ne yapabilirdik ki.

Rengârenk dondurmalar buzdolabında görücüye çıkmış gibi duruyorlardı. Yanıma orada çalışan bir delikanlı geldi.

Renk maddelerinin ve hatta aromaların kimyasal katkı maddeleri olduğunu bilen biriyim.
“Şöyle renksiz bir dondurma yok mu? diye yarı şaka bir konuşma açayım dedim.

Yanımda yardımcı olacak delikanlı şöyle bir baktı.
“Şu beyaz var,” deyip sütlü dondurmayı gösterdi.
“Beyaz renk değil mi?” diye sorunca, karşıda dondurma siparişi alan gülümsedi. Ben de…

Delikanlılığa giriş zamanımızda da benzer espriler yapardık. Suyun rengi nedir diye sorduklarımızın çoğu beyaz derdi. Oysa suyun rengi yoktur, saydamdır.
Bu yanlış anlamalara varan konuşmalara çokça şahit olurum.
Herkes bir şekilde yaşar da fark bile etmez.

Yıllar önce Lefkoşa’da Saray Otel’in arkalarında bir bankaya gidiyordum. Sabah saat 09:30-10:00 gibiydi.
Delikanlının biri arabasını park etmeye çalışırken bir düdük sesi duyuldu. Trafik polisi geldi.

Delikanlı ile aralarında bu konuşma geçti. Ben de durup izledim.
“Buraya park edemezsin.”

Delikanlı pencere camını açıp konuştu.
“Nereye park edeyim?”
“Ben bilmem, nereye istersen park et.”
“Ben buraya park etmek istiyorum.”
“Buraya park edemezsin.”
“Nereye park edeyim?”

Polis memuruna görev verilmiş. Oraya park ettirmeyecek.

Kelimelerin üzerine baskı yaparak tane tane konuştu.
“Nereye istersen park et.”
“Abi tamam, anladım. Ben buraya park etmek istiyorum.”
“Buraya park edemezsin.”

Ses tonu yükselmeye başlamıştı. Delikanlı gerçekten nereye park edeceğini bilemiyordu.
“Nereye edeyim?” diye soruyordu. Aslında söylemek istediği; “bana park edebileceğim bir yer söyle gidip park edeyim,” idi ama polis memuru konuşmayı öyle algılamıyordu.

Yine aynı şekilde cevap verdi.
“Nereye istersen park et.” Polis memuru da “git bir park yeri bul, orada nereye istersen park et,” demek istiyordu.

Yavaşça yaklaşıp araya girip delikanlıya polis memurunun söylemek istediğinin ne olduğunu anlattım. Delikanlı memlekete yeni gelen biriydi.

Kıbrıs’ta kelimeler kadar söyleme şekli de önemlidir. Dinlerken karşıdakinin ne demek istediğini anlamaya çalışacaksın, konuşurken de ne demek istediğimi açıkça söyledim mi* diye düşüneceksin.

Acaba diyorum, hani çözümsüz kalan Kıbrıs konusunda masaya oturanlar bu delikanlı ile polis memuru gibi mi konuşuyorlar?

Birbirlerini anlamadan, sorunu çözmekten çok birbirlerini anlamamayı amaçlayarak mı konuşuyorlar?
Bu da işin esprisi olsun.

Ne diyorduk? Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.,
Hoşça kalın, sağlıkla kalın.


Bu haber 10 defa okunmuştur

:

:

:

: