KIBRIS’TA ÇÖZÜMÜN ANAHTARI: SİYASİ EŞİTLİK VE YENİ GÜVENLİK DÜZENİ

BM’nin yeni diplomatik hamlesi öncesinde Kıbrıs’ın başarısız formülleri tekrarlamak yerine siyasi eşitliği temel alan, iki halkın güvenlik kaygılarını karşılayan yeni bir ortaklık geliştirmesi gerekiyor. Türk askerinin tamamen çekilmesi de 1960 garantilerinin değişmeden sürmesi de gerçekçi değil. Peki, sınırlı bir Türk askerî üssü çözümün parçası olabilir mi?

BM’nin yeni diplomatik hamlesi öncesinde Kıbrıs’ın başarısız formülleri tekrarlamak yerine siyasi eşitliği temel alan, iki halkın güvenlik kaygılarını karşılayan yeni bir ortaklık geliştirmesi gerekiyor. Türk askerinin tamamen çekilmesi de 1960 garantilerinin değişmeden sürmesi de gerçekçi değil. Peki, sınırlı bir Türk askerî üssü çözümün parçası olabilir mi?

Kıbrıs’ın, aynı anlaşmazlıklara takılıp başarısızlıkla sonuçlanacak bir müzakere sürecine daha ihtiyacı yok. Artık iki temel soruya yanıt aranmalı: Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halkları siyasi eşitliğe dayanan sürdürülebilir bir ortaklığı nasıl kurabilir? Her iki halkın kendisini gerçekten güvende hissedeceği bir düzen nasıl oluşturulabilir? İlk soru, kurulacak ortaklık devletinin anayasal temelleriyle ilgili. İkincisi ise adanın acılarla dolu geçmişi, bu geçmişin yarattığı korkular ve aynı acıların yeniden yaşanmasını önleyecek güvencelerle. Bu iki meselenin birbirine karıştırılması, geçmişteki çözüm girişimlerinin başarısızlığında önemli rol oynadı. Birinin diğerinde taviz koparmak amacıyla pazarlık konusu yapılması da aynı ölçüde yanlış olacaktır.
BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín, perşembe akşamı adaya döndü. Bu ziyaret, yeni bir diplomatik girişimin başlangıcı olmasa bile, görev süresi yıl sonunda dolacak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs sorununda sonuç almaya yönelik son ciddi hamlesinin habercisi olabilir.
Bu hafta Rum tarafının önde gelen gazetelerinden Politis’de de yazdım. Artık yıllardır tekrarlanan ve çözüm üretmeyen tartışmaların ötesine geçmek gerekiyor. Bir yanda “sıfır asker, sıfır garanti” talebi, diğer yanda mevcut güvenlik düzeninin hiçbir değişikliğe uğramadan sürdürülebileceği beklentisi var. Oysa bu iki yaklaşım da kalıcı barış için gerçekçi bir temel sunmuyor. Yeni bir diplomatik çabanın başarı şansı, tarafların bu katı pozisyonları aşarak her iki halkın meşru güvenlik kaygılarını karşılayacak yeni seçenekleri tartışabilmesine bağlı.
Ne sıfır asker hayali ne de değişmez garantiler
Kıbrıs Türk halkının güvenliğini belirsizliğe terk eden, yalnızca iyi niyete veya içi doldurulmamış uluslararası vaatlere dayanan bir anlaşma karşılığında Türkiye’nin askerini tamamen çekmesini kabul edeceğini kimse düşünmemeli. 1960 ortaklık devletinin çöküşü, ardından yaşanan toplumlararası çatışmalar ve 1974 olayları, Kıbrıs Türk halkının toplumsal hafızasında derin izler bıraktı. Tarihsel yorumlar farklı olabilir. Ancak yaşanan korkular, güvensizlik ve acılar, gelecekteki güvenlik düzeni oluşturulurken görmezden gelinemez. Türk askerinin tamamen çekilmesini isterken güvenilir ve uygulanabilir alternatif güvenceler sunmamak, samimi bir barış arayışıyla bağdaşmaz.
Öte yandan 1960 Garanti Antlaşması’nın hiçbir değişiklik yapılmadan sonsuza kadar sürdürülebileceğini düşünmek de gerçekçilikten uzak. Kıbrıs Rum halkının da meşru güvenlik kaygıları var. 1974’ün sonuçları, yerinden edilmeler, Türk askerinin adadaki varlığı ve tek taraflı askerî müdahale ihtimali, Kıbrıs Rum toplumunda derin endişelere yol açıyor. Bir halkın yaşadığı acılar, diğerinin acılarını yok saymanın gerekçesi olamaz. Asıl mesele, kimin korkularının daha haklı olduğunu tartışmak değil, iki halkın da güvenliğini karşı tarafın iyi niyetine bırakmak zorunda kalmayacağı bir düzen kurabilmek. Bunun yolu, onlarca yıl önce belirlenmiş pozisyonları tekrarlamaktan değil, alışılmış kalıpların dışına çıkmaktan geçiyor.
Türk askerî üssü çözümün parçası olabilir mi?
Ciddiyetle değerlendirilmesi gereken seçeneklerden biri, adanın diğer bölgelerindeki Türk askerî varlığının önemli ölçüde azaltılması karşılığında, sınırları ve uluslararası statüsü üzerinde anlaşmaya varılmış bir Türk askerî üssünün kurulması olabilir. Türkiye’nin Akdeniz’deki uzun kıyı şeridi, yüzyıllara dayanan tarihsel varlığı ve bölgedeki stratejik çıkarları dikkate alındığında, güvenlik kaygıları İngiltere, Fransa, ABD veya İsrail’in bölgedeki askerî varlıklarını gerekçelendirmek için ileri sürdüklerinden daha az meşru sayılamaz. Karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmanın parçası olacak sınırlı bir Türk üssü, hem Kıbrıs Türk halkına somut güvence sağlayabilir hem de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki meşru çıkarlarını gözetebilir.
Üstelik düşünce yeni değil. Eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, 1964 yılında Karpaz Yarımadası’nda Türkiye’nin egemenliğinde bir askerî üs kurulmasını önermişti. Daha sonraki bir formülde ise egemenlik devri yerine uzun süreli kiralamayla daha küçük bir tesis öngörülüyordu. Elbette bu öneriler farklı bir siyasi dönemin ürünüydü ve günümüz Kıbrıs çözümüne örnek alınamayacak başka düzenlemeler de içeriyordu. Ancak temelindeki güvenlik sorusu hâlâ geçerli: Uluslararası statüsü kabul edilmiş sınırlı bir Türk askerî varlığı, adanın geri kalanındaki Türk kuvvetlerinin büyük bölümünün çekilmesini mümkün kılarken Kıbrıs Türk halkına yeterli güvence sağlayabilir mi?
Seçeneklerden biri Türkiye’nin egemenliğinde bir üs, diğeri ise toprak egemenliği devredilmeden kullanım hakları uluslararası antlaşmayla güvence altına alınmış uzun süreli bir askerî tesis olabilir. Hukuki ve siyasi bakımdan farklı olan bu seçenekler; yetki alanları, askerî faaliyetlerin sınırları, sivillerin hakları, çevresel yükümlülükler ve kurulacak ortaklık devletiyle ilişkiler açısından ayrıntılı müzakereler gerektirir. Hiçbiri hazır çözüm değil. Kıbrıs Rum tarafının onayı vazgeçilmezdir. Üstelik askerî üs tek başına kapsamlı güvenlik sisteminin yerini tutamaz. Bununla birlikte adadaki İngiliz Egemen Üs Bölgeleri, özel statülü askerî alanların Kıbrıs’a yabancı olmadığını gösteriyor. Bu durum Türk üssünün kendiliğinden kabul edileceği anlamına gelmese de böyle bir düzenlemenin ilke olarak imkânsız olduğu iddiasını zayıflatıyor. Dolayısıyla seçenek peşinen reddedilmek yerine bütün boyutlarıyla incelenmeyi hak ediyor.
Her iki halkın güvenliği nasıl sağlanacak?
Yeni güvenlik düzeni; sınırlı Türk askerî varlığını, aşamalı ve denetlenebilir asker azaltımını, yenilenmiş garantileri ve her iki halkı koruyacak bağlayıcı mekanizmaları bir araya getirebilir. Herhangi bir Türk askerî tesisinin statüsü, büyüklüğü, silah kapasitesi ve görev alanı açıkça belirlenmeli. Amaç sınırsız müdahale yetkisi yaratmak değil, savunmaya yönelik güvence sağlamak olmalı. Kıbrıs Rum halkının dış askerî baskılara ve kurulacak ortaklık devletinin egemenliğine ilişkin kaygılarını giderecek mekanizmalar da oluşturulmalı. Mevcut garanti sistemi, garantör ülkelerin sorumluluklarını, koruyucu önlemlere hangi koşullarda başvurulabileceğini ve bunların nasıl uygulanacağını belirleyen yeni bir uluslararası antlaşmayla köklü biçimde yenilenebilir. Bağımsız denetim, ortak kriz yönetimi ve bağlayıcı uyuşmazlık çözüm mekanizmaları da bu düzenin ayrılmaz parçaları olmalı.
Ancak kritik soru şu: Üzerinde anlaşmaya varılan sistem işlemezse ne olacak? Gerektiğinde uygulanamayan garanti güven vermez. Sınırsız tek taraflı müdahaleye izin veren garanti ise başlı başına güvensizlik kaynağı olabilir. İhtiyaç duyulan, uygulanabilir, sınırları belirlenmiş ve kötüye kullanılması önlenmiş bir güvenlik sistemi. Böyle bir düzenleme iki halkın yanı sıra Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve üzerinde uzlaşılacak diğer uluslararası taraflar arasında zorlu müzakereler gerektirecek. Siyasi dürüstlük de gerektirecek. Kıbrıs Türk halkından anlamlı güvenlik güvencelerinden vazgeçmesi beklenemeyeceği gibi, Kıbrıs Rum halkından da koşulları belirlenmemiş, süresiz askerî varlığı kabul etmesi istenemez. Güvenlik, geçmişte çekilen acıların yarıştırıldığı bir tartışma olmaktan çıkarılıp iki halkın ortak hedefi hâline getirilmeli.
Ortaklığın temeli siyasi eşitliktir
Siyasi eşitlik de güvenlik de vazgeçilmezdir. Ancak farklı ihtiyaçlara yanıt verirler ve birbirine karıştırılmamalıdırlar. Siyasi eşitlik, kurulacak ortaklık devletinin anayasal temelidir. Karar alma süreçlerine etkin katılım, ortak kurumlarda en az bir olumlu Kıbrıs Türk oyu aranması ve başkanlığın, tercihen bir başkanlık konseyinin dönem başkanlığının dönüşümlü yürütülmesi, güvenlik karşılığında verilecek tavizler değildir. Bunlar, siyasi bakımdan eşit iki kurucu toplumun ortaklığına dayanacak devletin sürdürülebilirliğini sağlayan temel güvencelerdir.
Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman’ın kapsamlı müzakereler başlamadan siyasi eşitliğin ilkesel olarak kabul edilmesinde ısrar etmesinin nedeni de budur. Bu ilke, Erhürman’ın güvenilir bir müzakere süreci için ortaya koyduğu dört koşuldan biri. Diğerleri görüşmelerin takvime bağlanması, geçmiş yakınlaşmaların korunması ve müzakereler Kıbrıs Türk tarafının kusuru olmaksızın başarısız olursa otomatik olarak statükoya dönülmemesi. Siyasi eşitlik müzakerelerin sonuna bırakılamaz; toprak, asker veya garantiler karşılığında verilecek taviz olarak da görülemez. Gücün nasıl paylaşılacağı konusunda baştan ortak anlayış oluşmadan, kurulacak ortaklığın işleyebileceğine güven duyulamaz.
Güvenlik ise adanın acılı geçmişinden ve iki halkın bugün de taşıdığı korkulardan kaynaklanan, ayrı ama aynı derecede temel bir mesele. Siyasi eşitlik ortaklığın sürdürülebilirliğini, güvenlik düzenlemeleri ise iki halkın kendisini güvende hissetmesini sağlamalı. Biri diğerinin yerini alamaz. Her ikisi de farklı amaçları gözetilerek ayrı müzakere başlıklarında ele alınmalı.
Avrupa kendi çelişkisiyle yüzleşmeli
Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın 2004 yılında üyeliğe kabul edilmesiyle ortaya çıkan kurumsal dengesizliği sonsuza kadar görmezden gelemez. Annan Planı’na Kıbrıs Türk halkı destek verirken Kıbrıs Rum halkı karşı çıktı. Buna rağmen uluslararası alanda tanınan, Kıbrıs Rum yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye katıldı. Kıbrıs Türk halkı ise AB hukukunun fiilen uygulanmasının dışında kaldı, Avrupa kurumlarında eşdeğer temsilden yoksun bırakıldı. Bu dengesizlik bugün de müzakereleri etkiliyor.
Brüksel, Türkiye’ye sürekli çözüm sürecine yapıcı katkı çağrısı yaparken Kıbrıs sorununun Türkiye-AB ilişkilerini belirlemesine izin veriyor. Oysa Avrupa karar vermeli: Bölünmüşlüğün aşılmasına gerçekten katkıda mı bulunacak, yoksa sonuçlarını yönetmekle mi yetinecek? Anlamlı Avrupa katkısı, nihai anayasal çözümü peşinen belirlemeden doğrudan ticareti, doğrudan temasları ve Kıbrıs Türk halkının Avrupa ekonomik yaşamına daha kapsamlı katılımını kolaylaştırmalı. Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliğinin mali yardımlarla ikame edilemeyeceği, meşru güvenlik kaygılarının da Avrupa dayanışması açıklamalarıyla giderilemeyeceği kabul edilmeli. Türkiye de sürdürülebilir çözümün Kıbrıs Rum halkına inandırıcı güvenlik güvenceleri sunmasını gerektirdiğini kabul etmeli. Avrupa’nın Ankara ile stratejik ilişkilerini geliştirmesi ve Kıbrıs’ta çözüme ulaşılması birbirini dışlayan hedefler değil. Ancak bunları bağdaştırmak daha dengeli ve yaratıcı yaklaşım gerektiriyor.
Bölgesel diplomasiden çıkarılacak ders
Ankara’nın Libya ile gelişen ilişkileri, geçmişte çatışmayla tanımlanan siyasi ilişkilerin değişebileceğini gösteriyor. Türkiye, Trablus yönetimiyle ortaklığını sürdürürken doğu Libya, Hafter cephesi ve özellikle Saddam Hafter ile giderek daha kapsamlı ilişkiler geliştiriyor. Doğu Libya’nın 2019 Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatını onaylaması, anlaşma Yunanistan ve diğer bölgesel aktörlerce tartışılmaya devam etse de Ankara’nın diplomatik konumunu güçlendirdi.
Parlamento onayı, deniz yetki alanlarına ilişkin uluslararası hukuk tartışmalarını çözmüyor. Ancak Ankara’nın Libya’daki siyasi bölünmenin iki tarafıyla da ilişkilerini geliştirebilmesi, pragmatik diplomasinin kökleşmiş düşmanlıkları aşabileceğini gösteriyor. Kıbrıs’ın Libya deneyimini aynen tekrarlaması mümkün değil. Tarihsel, anayasal ve güvenlik koşulları çok farklı. Yine de önemli ders açık: Ortak çıkarlar görülebildiğinde siyasi anlaşmazlıklar işbirliğini mutlaka engellemek zorunda değil. Bölge ülkeleri bir zamanlar uzlaşmaz görünen ilişkilerini yeniden değerlendirirken Kıbrıs’ta hâlâ yeni geçiş kapıları açılması konusunda bile anlaşmaya varılamıyor.
Anayasa yazılmadan da işbirliği başlayabilir
Kıbrıs’ı Yunanistan’a, ardından İsrail’e bağlaması öngörülen Great Sea Interconnector elektrik projesi, altyapı yatırımlarının jeopolitik rekabetin parçasına nasıl dönüşebildiğini gösteriyor. Kıbrıs Rum yönetimi açısından proje, elektrik arz güvenliğini artırma ve Avrupa enerji piyasalarıyla bütünleşme fırsatı. Türkiye ise ekonomik gerekçelerini sorguluyor ve her iki halka Türkiye üzerinden, potansiyel olarak daha kısa bir hatla elektrik sağlama önerisi sunuyor. Bu seçenekler maliyet, teknik uygulanabilirlik, arz güvenliği ve siyasi riskler bakımından bağımsız değerlendirmelere tabi tutulmalı. Türkiye ve Avrupa enerji piyasalarıyla bağlantıları içeren, farklı kaynaklara dayalı bir elektrik ağı bütün adanın yararına olabilir.
İşbirliği neden mevcut siyasi bölünmenin sınırlarına hapsedilsin? Aynı yaklaşım geçiş kapıları, insani meseleler, çevrenin korunması, kültürel miras ve karma evliliklerden doğan çocukların sorunları için de geçerli. Bunların hiçbiri temel siyasi pozisyonlardan vazgeçmeyi gerektirmiyor. Hepsi işbirliğinin somut yararlarını gösterebilir.
Maraş konusunda ise çok daha dikkatli davranılmalı. Kıbrıs Rum mülkiyet haklarına ve ilgili BM kararlarına saygı gösterilmeli. Ancak geri döndürülemeyecek toprak düzenlemeleri, sonradan iptal edilebilecek ticari izinlerle takas edilemez. Böylesine hassas konular güvenilir ve kapsamlı bir çözüm çerçevesinde ele alınmalı.
Başarısız formüllerin ötesine geçme zamanı
Yaklaşan BM girişimi, tarafların geleneksel pozisyonlarını kimin daha güçlü savunduğu yarışına dönüşmemeli. Kapsamlı müzakereler başlamadan siyasi eşitlik temel ilke olarak kabul edilmeli. Güvenlik ise tarihsel ve stratejik önemine uygun, ayrı ve kapsamlı bir müzakerenin konusu olmalı. Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının güvenliğinden vazgeçmesi beklenmemeli. Kıbrıs Rum halkından da 1960 garanti sisteminin değişmeden sürmesini kabul etmesi istenmemeli.
Bu iki yaklaşım arasında zor, ancak müzakere edilebilir bir alan var. Sınırlı bir Türk egemen askerî üssü gerekli güvenceyi sağlayabilir mi? Egemenlik kaygılarını daha az artıracak, uzun süreli antlaşmaya dayalı bir askerî tesis aynı amaca hizmet edebilir mi? Bu seçeneklerden biri asker azaltımı, yenilenmiş garantiler, uluslararası denetim ve her iki halkı koruyacak bağlayıcı mekanizmalarla birleştirilebilir mi? Bunlar retorik sorular değil. Her iki halkın rızasıyla hukuki, askerî ve siyasi yönleri ayrıntılı incelenmesi gereken seçenekler.
Amaç geçmişi başka ad altında sürdürmek değil, gelecekteki ortaklığa uygun yeni bir güvenlik düzeni kurmak. Kıbrıs’ın ortak kurumlarını ayakta tutacak siyasi eşitliğe ve her iki halkı koruyacak çağdaş güvenlik düzenine ihtiyacı var. İlki ortaklığın temelini oluşturacak, ikincisi iki halkın da geleceğe korkuyla bakmak zorunda kalmamasını sağlayacak.
Defalarca başarısız olmuş formüllerin ötesine geçmenin zamanı çoktan geldi. Aksi hâlde yeni barış girişiminden geriye yine diplomatik tutanaklar, özenle hazırlanmış açıklamalar ve kaçırılmış bir fırsat daha kalacak.

Bu haber 1 defa okunmuştur

:

:

:

: