2011 yılının son günündeyiz ve umutlarla ve olumlu gelişmelerle dolu olmasını dilediğimiz yeni bir yılı karşılamaya hazırlanıyoruz.
Gerek adamızda, gerek bölgemizde gerekse de dünyada çok önemli gelişmeler yaşandı 2011’de.
Arap baharından tutun da dünyadaki ekonomik krizlere, Yunanistan ve İtalya’daki hükümet krizlerine ve seçimsiz atama şeklindeki yeni hükümetlere, Kıbrıs’ın güneyinde Mari’de yaşanan patlama ve bu patlamanın yarattığı sancılara, ABD’nin yıllardan sonra Irak’tan çıkmasından Suriye’de yaşanan gelişmelere, Türkiye’nin ekonomik büyümesinden tutun da Anadolu’da yaşanan AKP temelli demokratik açılımlara ve KCK tutuklamalarına kadar birçok gelişme yaşanırken Kıbrıs’ın kuzeyinde de özellikle UBP’nin öngörüsüz, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmayan, vizyonsuz ve halktan kopuk politikalarını en derinden etkilenerek yaşadık 2011’de. 28 Ocak ve 3 Mart mitinglerini yaşadık beslemeler diye de suçlanarak, 19 Temmuz’da Sayın Erdoğan’ın adamızı ziyaretinde polisten dayak yemeyi de!
Kıbrıs sorununun federasyon temelli çözümü için süren görüşmeler de sürdü gerek Cenevre gerekse New York’ta Lefkoşa’ya ilaveten. Ancak maalesef sonuç alma olasılığından ve tarafların birbirlerine çözüm konusunda oldukça uzak durdukları bir yıl oldu 2011.
Halbuki bundan tam bir yıl önce, 3 Ocak 2011 tarihli bu köşede yazdığım bir makalemde şu görüşleri dile getirmiştim Cenevre’ye gitmeye hazırlanan liderlerin pozisyonlarına atfen:
“Geri sayım başladı Cenevre’ye doğru.
Tam 23 gün sonra, Ban liderleri Cenevre’de bekleyecek.
Ban liderlerle 18 Kasım 2010’da yaptığı son görüşmesinde, Cenevre’deki buluşmanın müzakere sürecini gözden geçirme niteliğinde olacağını söylemiş ve BM’nin beklentisinin Kıbrıs sorununda liderler tarafından belirlenen 6 başlıktaki her konuda özlü ilerleme sağlanması olduğunu açıkça belirtmiştir.
23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 anlaşmaları çerçevesinde 3 Eylül 2008 tarihinde Talat ve Hristofiyas arasında başlayan ve yoğun bir biçimde süren görüşmeler, özellikle Eroğlu’nun CB seçilmesinden sonra Eroğlu ile Hristofiyas arasında tamamen açık uçlu olarak ve belirsiz biçimde ilerlemiş, bu nedenle de taraflar 18 Kasım 2010 tarihinde Genel Sekreter Ban tarafından New York’a davet edilmişlerdi.
Maalesef her iki lider de müzakerelerden sonuç almak yerine daha çok kendi pozisyonlarını “geri adım” atmadan ve karşı tarafın kaygılarını ortadan kaldıracak şekilde öneriler ortaya koymadan, özellikle de “uzlaşmaz taraf” olarak nitelendirilmemek amacıyla masadan kalkmamayı hedef olarak koyup görüşme masasında yer ve görüşme sürecinde de zaman işgal etmektedirler.
Özellikle Hristofiyas’ın tutumundan kaynaklanan zaman tahdidi ve hakemlik istememe duruşu ise görüşme masasındaki BM rolünü gözlemcilik ve not tutuculukla sınırlandırmakta, çözüme ve hatta yakınlaşmaya yönelik öneri dahi sunmasına engel olunmaktadır. BM ve Ban bu durumdan artık rahatsız olmuşa ve müzakereleri farklı bir seyir ve zemine aktarma istemine yönelmişe benziyor ki Cenevre buluşması bu anlamda kullanılabilecek önemli bir dönüm noktası olarak görülmektedir.
Kıbrıs Sorununa kalıcı ve yaşayabilir bir çözüm bulunması amacı ile 1968 yılında Beyrut’ta başlatılan müzakereler 43’üncü yılına girmiş bulunuyor.
O yıldan bugüne gelinene değin toplumlar arasında görüşülmedik hiçbir konu kalmamıştır denilebilir. Sorunun başlangıcını 1963 olarak alırsak eğer, o günden bu güne kadar Kıbrıs’ta konjoktürel olarak bir çok farklı durum ortaya çıkmıştır ancak hemen hiç değişmeyen bir biçimde sorunun özü ve çıkış nedeni olarak duran “yönetim ve güç paylaşımı” konusu öneminden ve değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Yönetim ve Güç paylaşımı konusundan gayrı bu gün mülkiyet konusu da en zor konulardan biri haline gelmiştir 1974’ün üzerinden geçen 36 yıldan sonra. Değişen koşullardan biri de AB konusudur ki bu konu ile birlikte Garantörlükler konusu da farklı bir seyir halini almıştır. 2 bölgelilik, 2 kurucu federe devlet olguları ve birleşik federal bir devlet yapısı Kıbrıs sorununun çözümünde 1968’lerden bu güne farklılaşan boyutlardır belki ama özellikle 1977-79 doruk anlaşmalarında ortaya konan 2 bölgeli, 2 toplumlu federal Kıbrıs olgusu özünü korumaya devam etmektedir. Bunun ötesinde 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 tarihlerinde Talat ile Hristofiyas arasında varılan mutabakat da bu olguları yinelemiş, ilaveten tek uluslar arası kimlik ve tek egemenlik konularını da gündeme taşımıştır. Bütün bu olumlu ortak gelişmelere rağmen 2010 yılı mayıs ayından bu yana liderler zamanı bonkörce kullanmışlar ve 2 toplumun çözüme olan inançlarını zayıflatmaya dönük davranmışlardır. Masadan kalkmamışlardır belki ama masadan kalkmamak çözüme ulaşmak için değil de suçlanmamak veya karşı tarafı masadan kaçırtmak amacı ile kullanılmıştır denilebilir.
Geldiğimiz süreçte ve Cenevre öncesinde artık bilinmelidir ki Kıbrıs sorununu çözümsüz bırakmak ya da kalıcı bölünmelere yol açmak yalnızca Kıbrıs halkları için değil bölgemizdeki Orta Doğu halkları, Türkiye ve Yunanistan halkları ve hatta AB için de hiç ama hiç olumlu sonuçlar ortaya çıkarmayacaktır. Başta Kıbrıslı liderlere olmak üzere, garantör ülkelere de çözüme ulaşılması konusunda büyük görevler düşmekte, BM’nin de aktif bir biçimde uluslar arası toplumu sürece çözüm bulunması konusunda motive etmesi ve katması da artık kaçınılmaz olmaktadır Cenevre ile birlikte.
Özellikle Kıbrıslı Türkler olarak daha fazla çözümsüz bir sorunla yaşamak istemediğimizi tüm dünyaya duyurmalı ve çözümü zorlamalıyız. 2011 yılının bu ilk günlerinde en büyük dileğimiz budur Kıbrıs ile ilgili olarak. Ve bu bizim için yaşamsal öneme sahiptir; bu da böyle biline…”
Şimdi de 2012 Ocak ayı sonunda Greentree’de 2. Kez bir araya gelecek liderler Genel Sekreter Ban Ki Moon ile birlikte. Bir “end game” sendromu yaşanıyor/yaşatılıyor bu sürece giderken ve federal çözüm karşıtları her iki tarafta da görüşme sürecinin bitmesine çalışıyorlar. Ancak bizlerin beklentisi Sayın Eroğlu’ndan 4 Ocak 2010 tarihinde Türk tarafı olarak sunduğumuz paket önerilere sahip çıkması ve daha proaktif davranmasıdır çözüme dönük olarak. Kıbrıslı Türkler olarak 2012 yılından en büyük beklentimiz Birleşik Federal Kıbrıs çözümü ve Kıbrıs Türk halkının demokratik-toplumsal-sosyolojik-ve ekonomik tüm yapısal sorunlarına yeni başlangıçlarla çözüm önerileri üretmesi ve hayata geçirmesidir. Bu dileklerle tüm halkımızın yeni gelecek 2012 yılında huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir gelecekle buluşmasını temenni ediyorum.