TDK narsisizmi özseverlik olarak Türkçeleştirmiş. “Kişinin kendi bedensel veya zihinsel benliğine aşırı hayranlık duyması” olarak açıklamış.
Ancak özsever kelimesi sanki, insanın kendisine saygı duyması ve değer vermesi gibi kabul edilebilir bir anlam ifade ediyor. Hatta insanlar bu davranışı şu cümlelerle anlamlandırıyor.“Kendisine saygı duymayan başkasına nasıl saygı duyacak.” “Kendisini sevmeyen başkasını nasıl sevecek.” gibi.
(Bunları kullanarak narsistik kişiliğimize bir örtü mü çekiyoruz.)
Kelimelerin, tanımların kargaşasında boğulmak, kafa karışıklığına neden olabilir. (Bundan dolayı bu makalede ben, özsever yerine narsisizmi kullanacağım.) Çünkü karşımıza bir de Özsevgi kelimesi çıkıyor. Bu da “kişinin kendine değer vermesi, kendini olduğu gibi kabul etmesi ve kendi mutluluğu ile ruhsal esenliğine özen göstermesidir.”Demek ki özsevgi, özseverin masum ve faydalı hali. Aralarında çizgi ise keskin bir kılınçtan oluşmuş.
O zaman narsisizm tuzağına düşmeden mutlu ve huzurlu yaşayabilmek için hayatımızda öz sevgiyi yaşatmalıyız. Öz sevgi sahibi kişi kendine değer verirken bunu abartmaz. Kusurlarının da farkındadır. Kendi mutlu yaşantısını da devam ettirmeyi ön plana alabilir. Mutluluğunu gölgeleyecekse hayır demeyi bilir. Kendi kendisiyle kavgalı değil dosttur. Fiziksel sağlığa, zihinsel dinlenmeye zaman ayırır. Bu bencillik değildir.
Duke,“Kendinizi terk etmenize, kendinize sırt çevirmenize veya kendinizi eleştirmenize gerek yok,” diyor.“İyi bir zihinsel sağlığa sahipseniz, daha az stres hormonu salgılarsınız , depresyon, kanser, kalp hastalığı ve diğer tüm hastalıklara yakalanma riskiniz azalır ” diyor. “Kendimizi ne kadar çok sever ve kendimize ne kadar çok şefkat gösterirsek, uzun vadede hayatımız o kadar iyileşebilir.”
Şimdi aklımıza yazı başlığındaki soru geliyor. Öz sevgi nerede biter narsistlik nerede başlar?
Mitolojide Narkissos, suda gördüğü kendi suretine aşık olmuş ve oradan ayrılamayarak orada ölmüştür. Yerinde biten çiçeğe de nergis adı verilmiş.
Narsisler, kendilerini diğer insanlardan üstün görürler. Bencildirler. Sürekli ilgi ve övgü beklerler. Daima haklı çıkmayı isterler. Kendi seviyesinden aşağıda olduklarını düşündüğü kişilerle aynı ortamda bulunmak istemez, onları küçük görür. Yetenek ve başarılarını abartır. Özel muamele görmek isterler. Öyle olmadıkları halde öz güvenli görünmek isterler. Ve bunun ortaya çıkmasından korkarlar. Zeki ve güzeldirler. Başkalarıyla kıyaslanamayacağı için empati yapamazlar. Eleştirilince saldırganlaşıp, şiddete başvurabilir.
Kişi bunları bir gerçeklik olarak yaşamaya başlayıp, hayatını bu şekilde sürdürmeye kalkışınca artık bu bir kişilik bozukluğuna dönüşmüş bir ruhsal hastalık olarak tanımlanmaktadır.
Narsistik davranışlar ile aşağılık kompleksi parlellik gösterir. Kendinden utanma duygusu yüksektir. Kendilerini aşağılık, değersiz ve güvensiz bulur. Kendilerini sevmezler ve bunları telafi etmek için olduğundan üstün ve başarılı göstermeye çalışırlar.
Narsistliğin belki genetik bir yanı olabilir. Ancak ben geçen haftaki yazımın başlığı olan cümlenin ”ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ TOPLUMLARIN SOSYOLOJİK YAPISINI BELİRLER”in burada da geçerli olduğunu düşünüyorum. Çocuğun yetiştiği ortamda ebeveynlerin davranış şekilleri birer sinsi eğitimdir. İyi ve kötü davranışlarda sürekli övülüp, pohpohlanmak veya eleştirilerek, yerin dibine sokulmak. Aile içerisinde şiddeti yaşamak veya gözlemlemek zorunda kalmak. Büyüme çağında çocuktan çok fazla beklentide bulunmak. Çok fazla şımartılmak.
Gerçekçi olmayan övgüler almak. Hataların yok sayılarak görmezden gelinmesi.
Ailede alınan bilinçli ya da bilinçsiz yanlış eğitim çocuğun hamurunu oluşturmaya başlamaktadır.
Eğer genlerinden gelen narsistlik yapı olmadığını varsayarak, çocukluktaki eğitim yine en önemli faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.
Son bir soru; Bir edebiyatçının, okur için “anlamayanlar okumasın” tümcesi narsist bir duruş mu öz sevgi mi?
Sağlıcakla kalınız.