Rum Kesiminin müzakere stratejisi: sıcak patates - II

Dış politikada psikolojik analizlerin son yıllarda üzerinde en çok durdukları yaklaşımlardan biri, “umut edilen” yaklaşımıdır.

Doç. Dr. Mehmet Hasgüler & Dr. Murat Özkaleli

Umut edilen yaklaşımı
Dış politikada psikolojik analizlerin son yıllarda üzerinde en çok durdukları yaklaşımlardan biri, “umut edilen” yaklaşımıdır. Buna göre dış politikada aktörler fayda ve olasılık hesaplarının bir oluşturdukları tercih listesi içinde kendileri için en çok faydayı getiren tercihte bulunmayı ilke edinen rasyonel akıl yürütme yerine, kendilerine psikolojilerinin empoze ettiği kâr veya zarar şeklinde ifade edilen bir tanım noktasından hareket ederek olayları algılarlar ve algıları üzerine hareket ederler. Buna göre nasıl bir kumarbaz kayıptaysa daha çok risk alır, kazanımdaysa risklerini azaltarak hareket ederse, devletler de tanım noktaları eğer zarardaysa risk alan, kârdaysa riskten kaçınan politikaları tercih ederler.

1964’ten 1974’e Türk tarafı, 1974’ten 1980’lerin başına kadar ise Rum tarafı kendini zararda gördüğünden riskli politikalar uygulamışlardır. Yunanistan’ın AB üyeliğini müteakip yavaş yavaş Rum kesimi güçlendiğini düşündüğü nispette riskten –ve taviz vermekten- uzaklaşmıştır. Gerçekte 1974’ten sonra Kıbrıs konusunda kırılma noktası Türkiye’nin AB’ye tam üyelik noktasına gelmesidir. Bu süreçle birlikte Türkiye, AB ile olan ilişkilerini koruyabilmek adına risk alan ve gerekirse taviz veren bir konuma gelmiştir.

Tabi ki bu Türk tarafı açısından kolay bir süreç olmamıştır. Türk tarafının yıllar yılı tanım noktası kazanım olduğundan son yıllarda verilen tavizler ciddi tepkilere yol açabilmektedir. Hatta, Türk tarafında tanım noktası hala kazanım olan (ulusalcı) bir grubun bütün gücü ile KKTC olarak tanımladıkları statükonun devamı için mücadele ettikleri gözlemlenmektedir. Buna karşılık özellikle AKP hükümeti Türkiye’nin AB üyeliğine büyük öncelik verdiğinden olayları kayıp noktasından algılayan bir aktör görüntüsü vermekte ve buna uygun bir psikoloji ile hareket etmektedir. Bu noktada AK Parti Hükümetinin Haziran ayı başında BM Güvenlik Konseyinde Kıbrıs konusunda verdiği sınavın ilkeli olma konusunda herkese adeta ders niteliği taşıyordu.

GİKA DÖNGÜSÜ
Amerikalı stratejist Albay John Boyd tarafından geliştirilen Gözlem-intibak-karar ve hareket kelimelerinin baş harflerinden oluşan GİKA döngüsü (OODA Loop) karşı tarafın düşünce döngüsü içine girerek, hareketlerini önceden saptama ve buna göre tedbir alma unsurlarını da içerir. Rum tarafı Türk tarafının başat aktörlerinin durumu kayıp noktasından tanımlayarak algıladıklarının farkındadır. Arkasında AB gücü de olduğundan bu noktadan sonra Rum Kesimi’nin taviz vermesini beklemek dış politika kuramları ile çatışan bir naiflik olur.

Pekiyi, Türk tarafı Rum tarafının düşünce döngüsü içine sızamaz mı? Yazının başında yapılan saptama eğer doğru ise ve Rum Kesimi eğer bir referanduma gitmeyi göze alamayacak durumda ise aslında bu başarılmış demektir. Nitekim, Türk tarafı zaten Annan Planı döneminde de bunu başarmamış mıdır?

Türk tarafının şu anda müzakerelerde çok dikkatli bir şekilde masada kalması, bir yandan kırmızı çizgilerini korurken –bunun için Anglo-Amerikan çıkarlarının dengeleyici rolü AB (Almanya-Fransa) üzerinde kullanılabilir- öte yandan sürdürülebilir bir anlaşmaya destek vermesi akıllıca bir politika olacaktır. Ortaya çıkan metin Türk tarafının temel istemlerine karşı geliştirilemez ve dolayısıyla böyle bir barış Türkiye’ye AB yolunu açmak konusunda önemli bir adım olur. Yok eğer, Rumlar anlaşmayı yeniden reddederlerse bu durumda ikinci HAYIR BM parametrelerinin Türk tarafı lehine değişmesine yol açacaktır.

RUM STRATEJİSİ VE SÜRPRİZ SON
Bu durumda Rum tarafının temel stratejisi Türk tarafının kendi kendisine çelme takmasını beklemek olacaktır. Kıbrıs bir sıcak patatese dönüşmüştür ve kimse bunun kendi elinde kalarak yakmasını istememektedir. Bu nedenle Rumlar bir an önce patatesi Türk tarafının elinde bırakmanın peşindedir.

Önümüzdeki 6 ay son derece kritik bir dönemdir. 2009 yılının sonuna kadar Türkiye “Kıbrıs Cumhuriyeti” ile ilgili açılımlar yapmak durumundadır; aksi takdirde AB ile ilişkilerinde büyük bir yara alacaktır. Öte yandan Nisan 2010’da yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı seçiminde Talat’ın yeniden göreve gelmesi zor gözükmektedir. O zaman Rumlar müzakereleri sürüncemede bırakarak işi olabildiğince yokuşa sürecek ve önümüzdeki bir sene sonunda Türk tarafının iyice hırpalanmasını bekleyerek kendini tamamen kayıpta gören bir Türkiye’den olabildiğince taviz koparmaya çalışacaklardır.

Tabi bütün bu planların uygulanabilmesi Türk tarafının çözümden uzaklaşacak radikal milliyetçi söylemlere dönmesi ile mümkündür. Bir bakıma AK Parti dönemi öncesi Kıbrıs politikalarına dönülmesi bu aşamaya kadar diplomatik maharetle sürdürülmüş müzakereleri ve ona harcanmış çabaları heba etmek anlamına gelecektir. Talat Cumhurbaşkanlığı ve dolayısıyla müzakerecilik görevini kaybederse yerine büyük ihtimalle gelecek olan Başbakan Eroğlu’nun görüşmeleri keseceği Rumların temel beklentisi olabilir. Ancak, KKTC’nin tanınması ile sonuçlanacak yol gerçekte müzakerelerin devamından geçiriyor olabilir. Anahtar aktör Eroğlu’dur ve öyle gözükmektedir ki O da son güne kadar müzakerelere devam ettikten sonra bir anda ABD desteği ile bağımsızlığı yasallaşan Kosova sürecini gayet iyi bilmektedir.
Bu haber 19 defa okunmuştur

:

:

:

:

DİĞER HABERLER