Avrupa’nın Kıbrıs tutarsızlığı!

2004 yılı, Kıbrıs meselesinde belki de en kritik dönüm noktalarından biriydi. Annan Planı Referandumu, yalnızca adanın geleceğini değil, aynı zamanda Avrupa’nın değerler sistemiyle olan sınavını da temsil ediyordu.

2004 yılı, Kıbrıs meselesinde belki de en kritik dönüm noktalarından biriydi. Annan Planı Referandumu, yalnızca adanın geleceğini değil, aynı zamanda Avrupa’nın değerler sistemiyle olan sınavını da temsil ediyordu.
Kıbrıslı Türkler büyük ölçüde “evet” diyerek çözüm iradesini ortaya koyarken, Rum tarafının “hayır” demesine rağmen Avrupa Birliği’nin Güney Kıbrıs’ı tam üye olarak kabul etmesi, bugün hâlâ tartışılan derin bir çelişkiyi doğurdu.
İngiliz eski Muhafazakâr milletvekili Nick De Bois’nin işaret ettiği gibi, bu karar sadece diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda siyasi bir mesajdı. Mesaj açıktı: Çözüm yönünde adım atan taraf ödüllendirilmedi; statükoyu sürdüren taraf ise üyelikle taçlandırıldı. Bu durum, Kıbrıslı Türklerin yıllardır dile getirdiği izolasyon gerçeğini daha da görünür kıldı.
Bugün gelinen noktada, Ursula von der Leyen’in Kıbrıs’ta yaptığı “kıtaların ve kültürlerin kesişim noktası” vurgusu kulağa hoş geliyor. Ancak bu söylemin pratikteki karşılığı sorgulanmaya muhtaç. Eğer Kıbrıs gerçekten bir köprü ise, bu köprünün bir ayağının sistematik biçimde dışarıda bırakılması nasıl açıklanabilir?
Avrupa Birliği’nin Orta Doğu’daki ortaklarıyla “dayanışma” mesajı vermesi elbette önemlidir.
Ancak aynı dayanışmanın Kıbrıslı Türklere gösterilmemesi, AB’nin tarafsızlık iddiasını zedeliyor. Zira uluslararası ilişkilerde güven, yalnızca söylemlerle değil, tutarlı eylemlerle inşa edilir. Kıbrıslı Türkler, çözüm iradesini ortaya koydukları bir süreçten sonra hâlâ doğrudan ticaret, ulaşım ve diplomatik temaslarda ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyorsa, burada ciddi bir adaletsizlik olduğu açıktır.
Bu noktada temel soru şudur: Avrupa Birliği, Kıbrıs meselesinde gerçekten bir hakem mi, yoksa taraflardan birinin pozisyonunu fiilen benimsemiş bir aktör mü?
Eğer AB, kendisini küresel ölçekte “değerler birliği” olarak tanımlıyorsa; demokrasi, adalet ve eşitlik ilkelerini seçici değil, evrensel biçimde uygulamak zorundadır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmiş hataların inkârı değil; aksine bu hatalarla yüzleşerek daha dengeli ve kapsayıcı bir yaklaşım geliştirmektir. Kıbrıslı Türklerin uluslararası sistemle entegrasyonunu kolaylaştıracak adımlar atılmadan, “dayanışma” söylemi eksik ve inandırıcılıktan uzak kalacaktır.
Sonuç olarak, Kıbrıs meselesi yalnızca adadaki iki toplumun değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi değerleriyle olan ilişkisinin de bir testidir. Bu testten geçmenin yolu ise açık: Söylem ile eylem arasındaki mesafeyi kapatmak. Bizden söylemesi…
Bu haber 20 defa okunmuştur

:

:

:

: