Kamuoyunun haber alma hakkı ile bireyin lekelenmeme hakkı arasındaki gerilim, modern hukuk devletlerinin en hassas sınavlarından biridir. Son günlerde tartışılan yasa değişikliği de tam olarak bu fay hattında duruyor. Kıbrıs Türk Barolar Birliği üyesi Avukat Aslı Murat’ın yaptığı değerlendirmeler ise tartışmayı sloganlardan çıkarıp hukuk zemini üzerine taşıması bakımından dikkat çekici.
Bugün sosyal medya çağında bir insanın itibarı, çoğu zaman mahkeme kararından önce yargılanıyor. Bir gözaltı haberi, bir soruşturma detayı ya da iddia niteliğindeki bir suçlama, birkaç saat içinde toplum vicdanında kesin hükme dönüşebiliyor. Oysa hukuk devleti tam da bu refleksi dizginlemek için vardır. Masumiyet karinesi, yalnızca ceza hukukunun teknik bir ilkesi değil; bireyin onurunu koruyan temel bir insan hakkıdır.
Ancak meseleye yalnızca bu açıdan bakmak da eksik olur. Çünkü basın özgürlüğü de aynı derecede vazgeçilmezdir. Gazetecilik, demokratik toplumlarda iktidarı denetleyen, kamu yararını görünür kılan en önemli araçlardan biridir. Basının susturulduğu yerde yalnızca haberler değil, hakikat de karanlığa gömülür.
İşte bu nedenle tartışılan düzenleme, “basın özgürlüğü mü, masumiyet karinesi mi?” gibi yüzeysel bir ikileme indirgenemez. Asıl mesele, bu iki hakkın nasıl dengeleneceğidir.
Avukat Aslı Murat’ın altını çizdiği önemli nokta burada başlıyor: Düzenleme haber yapılmasını tamamen yasaklamıyor. Sınırlama daha çok isim ve fotoğraf kullanımına ilişkin. Yani amaç, soruşturma aşamasındaki kişilerin toplum önünde peşinen mahkûm edilmesini önlemek.
Bu yaklaşım hukuk teorisi açısından anlaşılabilir. Fakat gazetecilerin kaygıları da aynı ölçüde meşrudur. Çünkü Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs’ta geçmiş deneyimler gösteriyor ki, iyi niyetle hazırlanan bazı düzenlemeler zaman içinde baskı aracına dönüşebiliyor. Hele ki “hapis cezası” ihtimali gündeme geldiğinde, gazeteciler açısından oto sansür riski kaçınılmaz hale geliyor.
Tam da bu nedenle yasa yapım süreçlerinde yalnızca hukuki doğruluk değil, demokratik güven de önemlidir. Basının devlete güven duymadığı, devletin de basını tehdit unsuru olarak gördüğü bir atmosferde en doğru metin bile tartışmalı hale gelir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey karşılıklı suçlama değil, ortak akıldır. Gazetecileri “sorumsuzlukla”, hukukçuları “sansürcülükle” yaftalamak meseleyi çözmez. Çünkü burada çatışan iki taraf değil, korunması gereken iki temel hak vardır.
Belki de asıl sorulması gereken şudur: Bir insanın itibarını korurken toplumun gerçekleri öğrenme hakkını nasıl güvence altına alacağız?
Demokratik toplumların olgunluğu, tam da bu zor soruya verdikleri cevapta saklıdır. Bizden söylemesi…