Geçirdiğimiz güzel zamanlar aklımda. İlk karşılaşmamız, bakışmalarımız, birlikte yaşamaya başlamamız. Paylaştıklarımız, bana olan koşulsuz sevgisi, benim ona olan derin bağım. Hayatımın en güzel zamanlarıydı. Sonra birdenbire her şey bitiverdi, ortada kalakaldım. İnanamıyordum, gitmiş olamazdı. Beni kendisine bu kadar alıştırdıktan sonra onsuz yaşayamayacağımı bile bile gitmiş olamazdı.
Şimdi geriye bakınca gitmiş olabileceğini anlıyorum. Hatta biraz da hak veriyorum kendisine.
Fevri davrandım, benmerkezci davrandım, her zaman benimle ilgilensin istedim, beni bırakmaya zorladım belki de onu. Belki de benden sıkıldı. Bilmiyorum ne oldu.
Birkaç gündür beyaz aracını görüyorum. Tam ümidimi kestiğim anda arabasını görüvermek heyecanlandırıyor beni. Arabada seyahatlerimizi, birlikte gittiğimiz kumsalı hatırlıyorum. Beni tanımadan hızla yanımdan geçiyor. Arabasının peşinden gidiyorum, yetişemiyorum. Yarın yine aynı saatte buralardan geçecek biliyorum. Tanıyamaması çok doğal. Eskisi gibi değilim artık. Gittiği yerin neresi olduğunu bilsem gidip kapısına dayanacağım. Beni yakından görünce tanıyacak, dayanamayacak, boynuma sarılacak biliyorum. Her şey eskisi gibi olacak. Ama bu fırsatı hiç yakalayamıyorum. Hızla yanımdan geçiyor sabahları. Kalakalıyorum. Hazırlıklı olmadığım için bir şey yapamıyorum. Aynı saatte değil, biraz önce, biraz sonra. Hiçbir şey olmasa yola çıkarım, arabanın önüne atarım kendimi. Ama kesin bir zamanı olmadığı için bunu da yapamıyorum.
Beni varlığına alıştırmasının yanında refah hayata da alıştırması cabası diye düşünüyorum. Evimin, konforumun değişmesini kaldırabiliyorum. Özgür olmak bir bakıma hoşuma gidiyor ama sevgisiz kalmak dayanılır gibi değil.
Yarın geçeceği yola çıkıp kendimi önüne atmayı düşünüyorum. Beni görünce duracak, ağlayarak kucaklaşacağız, kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ama olmuyor, bekliyorum, bekliyorum gelmiyor.
Yarın diyorum, yarın yine geçecek buradan o zaman kavuşacağız birbirimize. Fırsatı asla kaçırmayacağım. Ya da gizlice arabasına girip o yola çıktıktan sonra kendimi gösterip ona sürpriz yapacağım. Beni arabasından atacak değil ya. Ne yaptım ki beni sevmemesini sağlayacak.
Evet, biraz fazla yüksek sesle bağırdım kendisine beni terk etmeden hemen önce. Çünkü özgür olmak istiyordum. Çünkü geceleri alıp başımı gitmek istiyordum. Bir iki gittim de. Döndüm sonra tırıs, tırıs. Sevgisi azaldı demek ki ondan sonra. Sonra da o gitti.
Bizim mahallede İngilizler vardı. Yaşlı bir çift. Kedileri var, cins kediymiş, öyle söylüyorlar. Evden çıkmazdı bu kedi. Sokaktan geçen köpekleri sinir ederdi camdan. Köpekler ona havlar, içerden cama sürünür kurum kurum kurumlanır, boynundaki kolyesini sallayarak şıngırdatır, mahallenin hayvanlarını deli ederdi. İngiliz Sigorta Sisteminin kararı sonucu İngiltere dışında yaşayan kişilere sigortadan ve sağlık hizmetlerinden yararlanmayacakları bilgisi gelince bu yaşlı çift alel acele adayı terk etti. Soylu kediyi bırakacak bir yer bulamadıkları için onu da sokağa bırakıverdiler. Geçen gördüm, diğer kediler tartaklamış, boynu kanamış, aksıyor.
Sadece kedi değil, köpeklerin de başına gelen bir şey bu. Karşı sokaktaki öğrenci mesela. Buraya geldiğinin ikinci yılında köpek isterim diye tutturunca annesi babası siyah bir kaniş için para gönderdiler ona. Genç kızın bebeği gibiydi o kaniş. Kuaförü vardı aylık periyotlarla gittiği. Yazın farklı, kışın farklı kıyafetler giydirirdi ona. Sokakta yürüyecekse ayakkabı giydirirdi genç kız ona, hiç yere basmazdı. Aşısı, ilacı, karnesi, ışıklı oyuncakları, her türlü lüksü vardı kısacası. Genç kız onu kucağında taşır, her yere götürürdü bebeği gibi. Köpeğin kendi yatağı olmasına rağmen kızın yatağında uyuduğunu bilirdik. Caddeye nazır geniş pencerelerden kanişin sofrada sahibinin karşısında oturduğunu, televizyon karşısındaki koltuğunda kuruluşunu görürdük gelip geçerken. Sonra okulu bitti genç kızın. Nijerya’ya dönerken dört yıl kendine alıştırdığı kanişi doğaya bıraktı gitti. Nasıl olsa birileri besler, adada hayvan sever çok diye düşünmüş olmalı.
Öyle olmadı tabii ki. Sokaklarda dolaşmaya alışkın olmayan köpekçik bırakıldığının birinci ayında bir arabanın altında kalarak can verdi.
Adanın önemli sorunlarından biri de bu bence. Terkedilen bu kedi ve köpekler çok üzüntü verici. Barınaklar var ama koşulların çok iyi olduğunu sanmıyorum. Hem iyi olsa bile bir hayvan için alıştığı sahibinin yerini tutabilir mi bu barınaklardaki ilgililer.
Ben de böyle hissediyorum bugünlerde. Sokağa terkedilen kediler ve köpekler gibi hissediyorum kendimi.
Sabah içimden gelen dürtüyle uyandığımda acele toparlanıp yola fırlıyorum. Beyaz araba yolun köşesinden dönüyor. Ona doğru koşuyorum. Hayat memat meselesi bu. Arabadan inmesini sağlamam gerek. Arabadan inerse beni görür. Ne istediğimi anlatırım ona. Bırakıp gitmelerim için özür dilerim, yakınlık gösterir bağışlatırım kendimi.
Durmadan geçiyor yanımdan, hızla koşmaya devam ediyorum, aynı hızda koşuyorum şimdi onunla. Yavaşlıyor ne istediğimi anlamak için. Başını bana çevirince o olmadığını görüyorum. Durduruyor arabayı yine de. Yanındaki adama dönüp,
- Sahibi bu arabanın eski sahibiymiş. İşleri iyi gitmeyince Türkiye’ye dönmüş adam. Bu zavallı da beni eski sahibi sanıp peşimden koşar durur. Her sabah ben köşeyi dönünce havlayarak, kuyruk sallayarak benimle uzun süre koşar. Ben gaza basarım, beni takip etmeyi bıraksın artık diye. Uzaklaşır yoluma giderim. Bu böyle sürer gider. Acırım aslında eve almak isterim ama alırsam bakamam bilirim, bir boğaz daha besleyecek durumum yok benim, diyor.
Dediklerinin hepsini duyuyorum. Ne hayırsız sahipler var diyorum. Arabada oturan benim sahibim değil. Arabaya sinmiş kokusunu almışım demek ki uzaktan. Camın önüne gelince aldığım koku ona ait değil. Bir gün dönecek biliyorum.
- Dönecek, ben elini yalayacağım, o başımı okşayacak. Boynuma sarılacak, birlikte eve gireceğiz, ben ayakucuna kıvrılıp yatacağım. Yediği güzel yemeklerden bana da verecek. Yaş mamamı, ödül mamamı verecek. Tüylerimi kuru şampuanla tarayacak. Ben onu üzmemek için hiç kıpırdamayacağım. Elini yalayacağım.
Zeynep Yenen’in FESLİKAN isimli kitabından alınmıştır.