Erhürman çözüm derken, Kıbrıs tarihi bir eşiğe sürükleniyor

İran savaşı, Doğu Akdeniz’de sertleşen güvenlik rekabeti ve küresel jeopolitik kırılmalar Kıbrıs’ı yeniden uluslararası hesapların merkezine taşırken, kuzeyde yükselen pragmatik normalleşme arayışı ile güneyde giderek sertleşen savunmacı milliyetçilik arasındaki uçurum tehlikeli biçimde büyüyor.

İran savaşı, Doğu Akdeniz’de sertleşen güvenlik rekabeti ve küresel jeopolitik kırılmalar Kıbrıs’ı yeniden uluslararası hesapların merkezine taşırken, kuzeyde yükselen pragmatik normalleşme arayışı ile güneyde giderek sertleşen savunmacı milliyetçilik arasındaki uçurum tehlikeli biçimde büyüyor. Birleşmiş Milletler, María Ángela Holguín Cuéllar’ın yeniden başlayacak mekik diplomasisiyle yeni bir diplomatik hamleye hazırlanırken, asıl risk artık yalnızca müzakerelerin çökmesi değil, çözümün hâlâ mümkün olduğuna dair inancın yavaş yavaş aşınması olabilir.

Uzun yıllar boyunca Kıbrıs sorunu uluslararası sistemin “yönetilebilir donmuş çatışmalarından biri” olarak görüldü. Çözülmeyen, zaman zaman diplomasi masalarına geri dönen, ancak nadiren gerçek anlamda stratejik öncelik haline gelen bir dosyaydı. Ancak bu gerçeklik artık köklü biçimde değişiyor. Kıbrıs artık yalnızca iki toplum arasındaki tarihsel bir anlaşmazlık değil. Ada giderek çok daha geniş bir jeopolitik kırılma hattının merkezine çekiliyor.
Bunun nedeni yalnızca Rum yönetimi ile Yunanistan’ın uzun süredir sürdürdüğü diplomatik ve askeri yakınlaşma değil. Kimi çevrelerin bölgesel blok siyaseti olarak tanımladığı bu stratejik yakınlaşmanın ötesinde, asıl belirleyici unsur küresel konjonktürün dayattığı sert gerçekçilik oldu. İran savaşı sonrasında Doğu Akdeniz hızla dünyanın en hassas güvenlik ve lojistik sahalarından birine dönüştü. Enerji arz güvenliği, LNG terminalleri, denizaltı veri kabloları, askeri ikmal koridorları, liman altyapıları, siber güvenlik mimarileri ve NATO’nun güney kanadının yeniden yapılandırılması artık aynı stratejik denklemin birbirine bağlı parçaları olarak değerlendiriliyor.
Bugün Doğu Akdeniz artık yalnızca doğal gaz rezervleri üzerinden konuşulmuyor. Avrupa’nın Rusya sonrası enerji kaygıları, Körfez-Avrupa ticaret koridorları, Hint-Pasifik rekabetinin Akdeniz uzantıları, Washington’ın Çin’e yönelen stratejik eksen kayması ve İsrail’in Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan genişleyen güvenlik doktrini aynı coğrafyada kesişiyor.
Bu nedenle Kıbrıs artık yalnızca “çözülmemiş ada sorunu” olarak görülmüyor. Ada giderek enerji güvenliği, askeri erişim, deniz hakimiyeti ve bölgesel nüfuz rekabetinin kesişim noktasındaki stratejik bir platform olarak değerlendiriliyor.
İran savaşı sonrasında Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan krizler, küresel deniz ticaret yollarının ne kadar kırılgan hale geldiğini yeniden gösterdi. Bunun sonucu olarak Doğu Akdeniz limanları, askeri tesisleri, enerji terminalleri ve lojistik ağları çok daha büyük stratejik önem kazandı. Rum yönetiminin Avrupa Birliği’nin şekillenmekte olan güvenlik mimarisi içindeki görünürlüğünün artması ve Fransa başta olmak üzere Avrupalı aktörlerle savunma iş birliklerini derinleştirmesi de bu dönüşümün bir parçası.
Tam da bu nedenle Türk Devletleri Teşkilatı’nın Türkistan zirvesinde yaşananlar diplomatik sembolizmin çok ötesinde anlam taşıyordu. Artık mesele yalnızca Kıbrıs Türk halkının uluslararası görünürlüğü değil. Mesele giderek Kıbrıs’ın değişen bölgesel ve küresel düzen içinde nasıl konumlanacağına dönüşüyor.
Erhürman’ın Türkistan mesajı
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Kazakistan’ın tarihi Türkistan kentinde diğer devlet başkanlarıyla aynı diplomatik platformda yer alması protokol görüntüsünün çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu tablo, Ankara ve daha geniş Türk dünyasının Kıbrıs Türk halkının uluslararası görünürlüğünü artırmaya yönelik daha sistematik, kurumsallaşmış ve uzun vadeli bir strateji geliştirdiğini gösteriyordu.
Ancak daha dikkat çekici olan unsur Erhürman’ın verdiği mesajın içeriğiydi.
Erhürman, 2004 Annan Planı referandumundan 2017 Crans Montana görüşmelerine kadar Kıbrıs Türk tarafının çözüm iradesini sürekli ortaya koyduğunu hatırlattı. Doğu Akdeniz’in çatışma değil iş birliği bölgesi olması gerektiğini vurguladı ve Kıbrıs Türklerine uygulanan izolasyonun artık siyasi ve ahlaki açıdan sürdürülemez hale geldiğini söyledi.
Bunlar yalnızca diplomatik ezber cümleler değildi. Kuzey Kıbrıs’ta şekillenmeye başlayan yeni siyasi psikolojinin yansımasıydı.
Bugün kuzeyde ortaya çıkan tablo klasik anlamda ideolojik bir “sola kayış” olarak okunmamalı. Bu daha çok ekonomik yorgunluk, izolasyon bunalımı, yönetim krizlerine yönelik tepki ve genç kuşakların geleceğe dair artan kaygılarıyla şekillenen pragmatik bir toplumsal yeniden konumlanma süreci.
Bu nedenle Erhürman’ın ve merkez solun yükselişi yalnızca anayasal çözüm modellerine dayanmıyor. Kıbrıs Türk toplumu artık yalnızca federasyonu tartışmıyor. Giderek daha güçlü biçimde yönetilebilirlik, hukuki öngörülebilirlik, kurumsal ciddiyet, uluslararası bağlantısallık ve ekonomik normalleşme talep ediyor. Sürekli kriz hali artık sürdürülebilir görülmüyor.
Güneyde daralan siyasi alan
Güneyde ise siyasi atmosfer tam ters yönde ilerliyor. Rum yönetiminde 24 Mayıs seçimleri yaklaşırken siyasi merkez zayıflamaya devam ediyor, aşırı sağ ELAM ise istikrarlı biçimde güç kazanıyor. Göç korkuları, Ortadoğu’daki istikrarsızlık, enerji güvensizliği ve ekonomik kaygılar Rum toplumunu daha savunmacı bir siyasi psikolojiye itiyor.
Bu atmosferde Nikos Hristodulidis giderek daha tehlikeli bir siyasi çizgide ilerliyor.
Bir yandan kamuoyuna sürekli iyimser beklentiler sunuyor, yaklaşan çözüm sürecinden, genişletilmiş konferans ihtimalinden ve güçlenen BM girişiminden söz ediyor. Diğer yandan ise yükselen aşırı sağ baskısı nedeniyle gerçek müzakerelerin gerektireceği siyasi eşitlik, güç paylaşımı, yönetişim mekanizmaları ve güvenlik düzenlemeleri gibi zor başlıklara toplumu açık biçimde hazırlayamıyor.
Bu çelişki Hristodulidis’i giderek kaçınılmaz hale gelen bir siyasi çıkmaza sürüklüyor.
Topluma beklenti satıyor ancak o beklentiyi taşıyacak siyasi zemini inşa etmekten kaçınıyor.
Daha önemlisi, Rum tarafı bölgesel ortamın ne ölçüde değiştiğini hâlâ tam olarak içselleştirmiş görünmüyor.
Doğu Akdeniz güvenlikleşirken uzlaşma alanı daralıyor
Bugünün Doğu Akdeniz’i artık 2004’ün, hatta Crans Montana döneminin Doğu Akdeniz’i değil.
İran savaşı sonrasındaki güvenlik ortamında deniz koridorları, enerji terminalleri, askeri erişim noktaları, limanlar ve dijital altyapılar çok daha farklı ölçekte stratejik önem kazandı. Rum yönetimi artık yalnızca küçük bir AB üyesi ada olarak değil, Avrupa’nın güneydoğu güvenlik mimarisinin bir parçası olarak görülüyor.
Ancak paradoks tam da burada ortaya çıkıyor.
Güvenlikleşen her kriz toplumları uzlaşmadan biraz daha uzaklaştırıyor.
Güneyde “önce güvenlik” anlayışı derinleşirken, kuzeyde tam tersine şu düşünce güçleniyor: Egemen eşitlik olmadan kalıcı güvenlik mümkün değil.
Bu nedenle Kıbrıs sorunu artık yalnızca federal çözüm formüllerinin tartışıldığı bir başlık olmaktan çıktı. Mesele doğrudan Doğu Akdeniz’in gelecekteki güvenlik mimarisiyle bağlantılı hale geldi.
Holguín dönüyor, ancak beklentiler temkinli
Bu kırılgan tablo içinde Birleşmiş Milletler şimdi yeni bir diplomatik hamleye hazırlanıyor.
BM Genel Sekreteri António Guterres’in kişisel temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar’ın 6 Haziran civarında Kıbrıs’a gelmesi, ardından 15 Haziran dolaylarında Ankara’da ve daha sonra Atina’da temaslarda bulunması bekleniyor. Yeniden başlayacak bu mekik diplomasisinin amacı, adadaki iki tarafı, üç garantör ülkeyi ve BM Genel Sekreteri’ni bir araya getirecek olası genişletilmiş “5+1” formatındaki konferans için yeterli ortak zeminin bulunup bulunmadığını test etmek olacak.
Ancak Holguín’ın temaslarının gerçekten böyle bir konferans için gerekli siyasi ortak paydayı oluşturup oluşturamayacağı şimdilik milyon dolarlık soru olmaya devam ediyor.
Diplomatik kaynaklar giderek daha açık biçimde şu gerçeği kabul ediyor: Taraflardan hiçbiri daha görüşmeler başlamadan çöküşün sorumlusu olarak görülmek istemiyor, ancak aynı zamanda hiçbir taraf anlamlı bir müzakerenin gerektireceği tavizlere siyasi olarak hazır görünmüyor.
Birleşmiş Milletler açısından mesele artık yalnızca prosedürel değil, stratejik bir sorun haline geldi.
Asıl soru, yıllar içinde biriken hayal kırıklıkları, değişen jeopolitik gerçeklikler ve iki toplum arasındaki derinleşen zihinsel kopuş sonrasında yeni bir konferans sürecini haklı gösterecek asgari siyasi güvenin hâlâ mevcut olup olmadığı.
Zamanlama da bu karmaşıklığı yansıtıyor. Holguín’ın planlanan ziyaretleri, İran savaşı sonrasında Doğu Akdeniz’in hızla daha militarize ve güvenlik merkezli bir döneme girdiği bir aşamaya denk geliyor. Bölgesel savunma eksenleri genişliyor, deniz koridorları ve stratejik altyapılar üzerindeki rekabet sertleşiyor.
Böyle bir ortamda diplomasi aynı anda hem daha gerekli hem de daha zor hale geliyor.
Bu yaz sonunda gerçekten bir 5+1 konferansı gerçekleşse bile beklentilerin Crans Montana dönemine kıyasla çok daha sınırlı kalması bekleniyor. Pek çok diplomat artık tarihi bir çözümden çok, geri dönülmesi zor stratejik sürüklenmeyi engellemekten söz ediyor.
Risk altında olan artık yalnızca müzakere masası değil
Yıllar önce Crans Montana’nın çöküşünün ardından dönemin Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı bugün neredeyse kehanet gibi görünen bir uyarıda bulunmuştu. Kaybedilenin yalnızca bir müzakere turu değil, çözüm umudunun kendisi olduğunu söylemişti.
Bugün bu uyarı çok daha ağır bir anlam taşıyor. Artık mesele yalnızca federal çözümün mümkün olup olmadığı değil. Asıl soru, iki toplumun ortak bir gelecek hayal etme kapasitesini yavaş yavaş kaybedip kaybetmediği.
Kuzeyde hâlâ çözüm, entegrasyon ve uluslararası normalleşme arayışı taşıyan pragmatik bir yaklaşım var. Güneyde ise siyasi atmosfer giderek daha güvenlik merkezli, içe kapanmacı ve milliyetçi bir karakter kazanıyor.
Bu nedenle bugün en büyük tehlike yalnızca çözümün bir kez daha ertelenmesi değil.
Asıl tehlike, çözüm fikrinin zamanla güvenilir bir siyasi ufuk olmaktan çıkmasıdır. Ve belki de uzun yıllardan sonra ilk kez Kıbrıs’ta risk altında olan şey yalnızca yeni bir diplomatik fırsat değil, ortak bir geleceğin kendisidir.
Bu haber 94 defa okunmuştur

:

:

:

: