İstanbul’da düzenlenen 2. İstanbul Doğal Kaynaklar Zirvesi’nde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşma ile Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değerlendirmeleri aslında aynı jeopolitik gerçeğin iki farklı yüzünü ortaya koyuyor: Doğu Akdeniz’de enerji, artık yalnızca ekonomik bir mesele değil; güvenlik, diplomasi ve egemenlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
İstanbul’da düzenlenen 2. İstanbul Doğal Kaynaklar Zirvesi’nde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşma ile Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değerlendirmeleri aslında aynı jeopolitik gerçeğin iki farklı yüzünü ortaya koyuyor: Doğu Akdeniz’de enerji, artık yalnızca ekonomik bir mesele değil; güvenlik, diplomasi ve egemenlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
Türkiye son yıllarda enerji politikalarında yalnızca “tüketici ülke” olmaktan çıkıp bir enerji merkezi olma iddiasını güçlendirdi. Erdoğan’ın işaret ettiği gibi Rusya, Azerbaycan ve İran’dan gelen doğal gaz hatlarıyla birlikte farklı kaynaklardan beslenen geniş bir tedarik ağı oluşturuldu. Bugün Türkiye’nin onlarca ülkeden ve çok sayıda şirketten doğal gaz temin edebilmesi, enerji güvenliğini çeşitlendirme açısından önemli bir avantaj sağlıyor.
Ancak Türkiye’nin enerji denklemindeki asıl önemi sadece boru hatlarından ibaret değil. Coğrafya burada belirleyici unsur. Avrupa’nın enerji arz güvenliği ile Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’deki kaynaklar arasında bulunan Türkiye, doğal bir geçiş koridoru niteliğinde. Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar ve bölgesel istikrarsızlıklar da bu rolü daha görünür hale getirdi.
Tam bu noktada Doğu Akdeniz devreye giriyor.
Erhürman’ın dikkat çektiği Girit–Güney Kıbrıs–İsrail hattında planlanan Great Sea Interconnector (GSI) projesi, yalnızca teknik bir enerji yatırımı olarak okunamaz. Bu proje aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendirilme girişimi olarak değerlendiriliyor.
Özellikle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında gelişen enerji iş birlikleri, Ankara tarafından uzun süredir Türkiye’yi dışlama çabası olarak görülüyor.
Fakat burada temel soru şu: Türkiye dışarıda bırakılarak sürdürülebilir bir enerji mimarisi kurulabilir mi?
Ekonomik açıdan bakıldığında cevap tartışmalı görünüyor. Doğu Akdeniz’de çıkarılması planlanan doğal gazın Avrupa’ya taşınmasında en kısa, en düşük maliyetli ve mevcut altyapıyla uyumlu güzergâhın Türkiye üzerinden geçmesi birçok uzman tarafından dile getiriliyor. Alternatif rotalar ise daha yüksek maliyet, daha karmaşık deniz altyapıları ve daha büyük siyasi riskler anlamına geliyor.
Siyasi açıdan mesele daha da karmaşık. Kıbrıs meselesi çözülmeden, adadaki Türk tarafının hak ve talepleri dikkate alınmadan kurulacak enerji projeleri, yalnızca teknik değil aynı zamanda meşruiyet tartışmaları da yaratacaktır. Erhürman’ın “Kıbrıslı Türkleri dışarıda bırakarak hiç gerçekleştirilemez” vurgusu bu nedenle yalnızca bir siyasi söylem değil; Doğu Akdeniz’deki paylaşım mücadelelerine yönelik stratejik bir uyarı niteliği taşıyor.
Bugün gelinen noktada Doğu Akdeniz’de iki seçenek bulunuyor: Ya dışlayıcı ittifaklar üzerinden ilerleyen, siyasi gerilimleri artıran bir model tercih edilecek ya da Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafını da kapsayan daha geniş bir enerji iş birliği zemini oluşturulacak.
Doğu Akdeniz’de kalıcı çözümün anahtarı da burada yatıyor. Bizden söylemesi…