Çocuk vitrinin önünde duruyordu. Birbirinden şık kıyafetlerden birini beğenmiş olacak ki cama iyice yaklaştı. Evet, şu kırmızı siyahlı olan tam istediği gibiydi. Elini cebine attı.
Arka cebinden yeşil bir kâğıt parçası çıkarıp inceledi. Üzerinde ne yazdığını çok iyi biliyordum. Bize de aynısından verilmişti. Küçük oğlum hariç. İçimdeki sıkıntıyı belli etmemeye çalışarak,
-Ne kadar güzel bir kız, belki arkadaş olmak istersin? dedim.
- İstemem, diye cevapladı. Bizim hareketlerimizde anlamlandıramadığı bir yapmacıklık seziyordu. Annesi, abisi ve ben, ona turuncu kâğıt verileli beri panik içindeydik.
Yirmi gün önce dünyada radyasyon alarmı verilmişti. Önümüzdeki bir hafta içinde olacak radyasyon yayılımı için acilen dünyanın boşaltılması gerekiyordu. Hepimiz radyasyon taramasından geçmiştik. Benim tahminimce küçük oğlum ölçümün bir saat öncesine kadar bilgisayar oyunu oynadığı vücudundaki radyasyon oranı sınır dozun biraz üzerinde çıkmıştı. Bunu söyledim yetkililere, ancak etkili olmadı. Dünyada kalacaklara verilen turuncu kâğıt düştü onun payına.
Eşim bu gece yine
-Ben de gitmiyorum, ölürüm de gitmem, diye tutturacaktı yatak odasında ağlarken. Biliyordum. Gözyaşlarını silip odadan çıkacak, yemekte neşeli davranmaya çalışacaktı. On üç yaşında bir çocuğa,
-Seni dünyada bırakıp güvenli bir koloniye gidiyoruz, nasıl denirdi onu bilemiyordum. Alıştıra alıştıra söyleyecektik artık. Güvenlik Konseyi bizim onunla kalmamıza izin vermiyordu.
Dünyada kalacaksa bile ona daha az etkileneceği güvenli bir yer bulmalıydım. Aklım bunlarla meşgulken o bana
-Bella Pais’ de konser olsa da gitsek, dedi. Feslikanların arkasından başımı eğip dağı görmeye çalıştım. Mantıklı geldi, konser değil tabii ki. Radyasyondan korunmak için, yükseklere çıkmak ve barınak olabilecek bir mağara bulabilmek.
Eve döndüğümde, o üst katta bilgisayar oynarken eşime ve büyük oğlana söyledim budüşüncemi. Ağlamaktan konuşamayan ve fikir üretemeyen eşime karşın büyük oğlum gözleri dolu dolu,
-Bari mağaraya yatak, bolca yiyecek içecek ve bilgisayarını da koyalım, dedi. Karşı çıkmadım. Zaten alacağı dozu almıştı. Şarjı bitene kadar oynar, diye düşündüm.
Adanın en yüksek yerlerinden biri olan dört bir yanı gören Kantara Kalesi’nin daha iyi bir seçenek olacağını düşündüğümden, iki ay önce gittiğimizde çektiğimiz resimleri inceledim. Kalenin girişinde merdivenleri çıkıp hemen sağa dönünce koridorumsu bir dehliz yapı vardı. Nöbetçiler burada beklediklerine göre adanın dört yanına bakılabilecek bir nokta gibi geldi bana. Yırtıcı bir hayvanın giremeyeceği kadar dar (yaklaşık on cm) pencerelere sahipti bu koridor. Pencereler ince olduğu için aşırı soğuk olmayacak, yazın da çok sıcakla boğuşmayacaktı bizimki.
Bir şekilde kendisine söylemek gerekiyordu. Söyledim de, benim veya annesinin kendisiyle kalacağını ekleyerek,
-Hayır benimle kimsenin kalmasını istemiyorum, diye tutturdu. Abisi sarıldı, ağladılar biraz,
- Sensiz yaşayamam, dedi eşim. Duygusallaşmamaya çalışarak,
- Elimizde değil, kurallar böyle, dedim. Kalbimin alt ucunda bir sızı vardı. Hani o sivri olan kısmı.
Hep birlikte kalenin gözlem kısmına gittik. Bir önceki gidişimiz eşim ve büyük baldızın, neşe içinde, Kantara mera, vahido Kantara mera (Quantanamera Guajira Quantanamera) şarkısı eşliğinde olmuştu. Biletçi yoktu bu sefer. En dipte bir yatak sığabilecek boşluğa yerleştirdik elimizdekileri. Ayakucuna bilgisayarını ve depo şarjını koyduk.
- Biraz oyna istersen, dedim şaka yollu.
-Hiç canım istemiyor, diye karşılık verdi gücenik, gücenik. Sarıldık, vedalaştık,
- Her şey düzelsin geri geleceğiz, dedik.
- Kendine iyi bak, dedik.
-Yemeğin biterse hayvanların ne yediğine bak, onlar ne yiyeceğini bilirler, aynısından ye, zehirlenme dedim.
-Yağmur sularını içme, radyasyonlu, dedi eşim. Ama ne içebileceği konusunda söyleyecek bir şey bulamadı. Yanına bolca koyduğumuz suyun belirli bir süre sonra biteceğini o da biliyordu. Sımsıkı sarıldı tekrar. Oğlunun başını okşarken hıçkırdı. Sonra bir daha ağzını açamadı. Onu zorla çekerek kopardık oğlandan. Eve dönüp evraklarımızı alıp koloni limanına doğru yola çıkmamız gerekiyordu. Daha çok insanın dünyadan gidebilmesi adına yanımıza çıkış belgemiz olan yeşil temiz kâğıdımızdan ve kimliklerimizden başka bir şey almamız yasaklanmıştı.
Koloni limanına yaklaştıkça kalbimdeki ağrı arttı. Hep bir arada geçirdiğimiz güzel günler gözümün önünden gitmiyordu. Eşimin gözyaşları sicim gibi akıyordu. Daha bir ay önce neşe içinde denize girdiğimiz sahili, ada dışından misafirlerimiz geldiği zaman götürdüğümüz deniz kıyısındaki restoranı, küçük oğlanın okul yolu sapağını geçtikten sonra sola çekip arabayı park ettim. Direksiyonu büyük oğluma teslim ettim.
-Sen anneni sağ salim koloniye ulaştırmakla görevlisin. Ben kardeşini alıp geleceğim. Ve bir yolunu bulup mutlaka size yetişeceğim, dedim.
Eşim yaptığım yatıştırıcı etkisiyle hissizleşmişti. Hiçbir şey demedi, sevinmedi ya da üzülmedi. Büyük oğlanın kıpırdamadığını görünce zorla ittim arabanın sürücü koltuğuna.
-Sorumluluğunu unutma. Siz gidin ki kolonide yerimiz olsun. Yoksa gelince kalacak yerimiz olmaz, diye mantıklı bir algoritma yürütmeye çalıştım onu ikna etmek için.
İkna olmadı ama sözümü dinledi. Gittiler. Kantara’ ya ulaşmak için bir araç bulmam gerektiğini o an fark ettim. Ama ada öyle bir yerdi ki panik anında bile herkes birbirine yardım ederdi. Bir tanıdık bile değildi yolda durdurduğum araba. Çocuğumu dağda bıraktığımı, gidip ona son bir kez sarılacağımı söyledim arabanın sahibine. Yanında kalmaya ya da onu kaçırmaya gittiğimi söyleyemezdim doğal olarak.
- Bu günden sonra ihtiyacım olmayacak, beni koloni limanına götürecek birini bulurum, diyerek arabasının anahtarını teslim etti bana.
Son sürat dağın tepesine ulaşmaya çalıştım. Arabanın çıkamayacağı kısma geldiğimde, ki burada kalenin en alt merdivenleri başlıyordu, koşar adımlarla çıktım. Normalde dura dura çıktığımız bu merdivenlerden böylesine hızlı olmak nefesimi tüketti. Geldiğimi anlamıştı, en üst basamakta dikildi karşıma. Küçük oğlumla kucaklaştık.
- Seni asla bırakamam, dedim. Asla! Onun da gözyaşları incecik bıyıklarını ıslatıyordu.
Birlikte arabaya atladık. Kalede onunla kalırken bana gerekecek bir iki eşya daha alıp dönmek üzere eve doğru yola koyulduk. Hiçbir yetkilinin oğlumla birlikte limandan geçişimize izin vermeyeceğini biliyordum. Bir polis durmamızı işaret etti. Sağa çektim. Evraklarımızı istedi. Daha bir ay önce eşine doğum yaptırdığım bir polisti. Beni tanıdı, başıyla selam verdi. İşe başlarken gerekli olan Karakter Kâğıdını ondan almıştım.
Evraklarımızı inceledi. Kendisini takip etmemizi söyledi. Telsizle çağırdığı bir polis aracı da biz arkadan takip etmeye başladı. Kaçmak (çağırdığı ikinci polis aracından sonra bu imkansızdı), oğlumla birlikte uçuruma uçmak (yavruma kıyamayacağımı fark ettim), polise yalvarıp göz yummasını rica etmek gibi seçeneklerden sonuncusunda karar kıldım.
Gideceğimiz yere ulaşınca ayaklarına atılacaktım.
- Senin de yavrun var, bir aydır babasın, halimden anlarsın, beni evladımdan ayırma, diyecektim. Kriz masasının kurulduğu Akçiçek Hastanesinin önüne arabasını çekti ve inmemizi rica etti. Şaşkın indik, oğlandan uzak durarak kendisiyle gelmesi için işaret etti. Radyasyon ölçüm ünitesine gittiler.
- Bu delikanlı sınırın biraz üzerinde radyasyon ölçümüne sahip. Tekrar bakılsa iyi olacak, dedi. İçimde bir ümit belirdi birden. Sonra bana dönüp
- Hükümet eşik değeri yükseltti. Belki de kurtarabilirsiniz, diye ekledi. Bir ömür gibi gelen iki üç dakikadan sonra oğlumla birlikte odadan çıktı. Yanlarında ölçümleri yapan bir doktor vardı. Mutlu bir yüz ifadesiyle bana bir şeyler söyledi. Daha önce bir filmde görmüştüm. Karşıdaki ağzını açıp kapıyor, kahraman hiçbir şey anlamıyordu. Tamanlamıyla sağır gibi oldum. Tekrarladı doktor, benim donuk halimi ve yüzümün gülmeyişini görünce.
-Delikanlının değeri zaten sınırın çok az üstündeymiş. Sanırım bugün bilgisayar oynamamış, radyasyon sınır değeri de arttırıldı. Bu durumda eşik değerin altında kalıyor. Kısacası turuncu kâğıdı alıp ona feslikan rengi olanı veriyorum, dedi. Doktora büyük bir minnetle teşekkür ettim. Sonra oğlum sevinçle polise sarıldı.
Eşim ve büyük oğlana kavuşabilmek için hızlıca koloni limanına gitmemiz gerekiyordu. Çok zor olmadı, adada en uzak mesafe bir buçuk saat olduğu için ulaşım ölçülerimiz hep dakikalarla sınırlıydı. Yirmi dakika sonra kavuşmuştuk. Annesi gözlerine inanamıyordu, olanı biteni bir solukta anlattım. Limanda bizi bekleyen araca binip güvenli diyarlara doğru yola çıktık. Uzun bir yolculuktu. Uyuya kalmışım, eşim gelip beni uyandırdı. Çok rahatladım, her şey bir rüyaymış, gerçek olamayacak kadar saçmaydı zaten diye düşündüm.
Ama eşim:
- Hadi acele et, yeni koloniye ulaştık, kaydımızı yaptırdıktan sonra çok iş var daha bizi bekleyen, dedi.
Feslikan isimli kitaptan alınmıştır