Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín’in adadaki temasları ve ardından yaptığı açıklamalar, Kıbrıs meselesinde yeni bir diplomatik hareketliliğin başladığını gösteriyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín’in adadaki temasları ve ardından yaptığı açıklamalar, Kıbrıs meselesinde yeni bir diplomatik hareketliliğin başladığını gösteriyor.
Holguín’in, temmuz veya ağustos ayında gerçekleştirilmesi planlanan 5+1 formatındaki genişletilmiş toplantının kesin olarak yapılacağını duyurması ve Rum lider Nikos Hristodulidis’in “uzun bir yaz olacak” ifadeleri, önümüzdeki dönemin kritik gelişmelere sahne olacağının işaretidir.
Ancak bu süreçte gözden kaçırılmaması gereken önemli bir gerçek vardır: Kıbrıs’ta bugün konuşulan yeni açılımların temelinde Türk tarafının son yıllarda ortaya koyduğu kararlı ve gerçekçi politika bulunmaktadır.
Yıllar boyunca federasyon modeli adı altında sürdürülen müzakereler sonuç vermedi. Bunun en önemli nedeni, Rum tarafının Kıbrıs Türklerini siyasi eşit ortak olarak görmek yerine azınlık statüsüne indirgemeye çalışan yaklaşımı oldu.
2004 yılında Annan Planı’na “evet” diyen Kıbrıs Türk halkı cezalandırılırken, “hayır” diyen Rum yönetiminin Avrupa Birliği üyeliğiyle ödüllendirilmesi de bu adaletsizliğin en açık örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Bugün gelinen noktada ise uluslararası toplum, federasyon görüşmelerinin tükendiği gerçeğini giderek daha net görmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelindeki yaklaşımı artık müzakere masasında göz ardı edilemeyecek bir siyasi gerçeklik haline gelmiştir.
Rum lider Hristodulidis’in Holguín görüşmesi sonrasında kullandığı “ihtiyatlı iyimserim” ifadesi de dikkat çekicidir. Çünkü uzun yıllardır çözümsüzlüğün temel sebeplerinden biri olarak görülen Rum tarafı, artık yalnızca kendi tezlerinin kabul edilmesini bekleyerek sonuç alınamayacağını anlamaktadır. Ankara’nın aktif diplomasisi, Türkiye Cumhurbaşkanı ile BM Genel Sekreteri arasındaki temaslar ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yürüttüğü girişimler de sürece yeni bir dinamizm kazandırmıştır.
Holguín’in Ankara ve Atina temasları da gösteriyor ki, garantör ülkeler olmadan Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değildir. Türkiye’nin garantörlük hakları ve Doğu Akdeniz’deki stratejik ağırlığı, adadaki denklemin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Bu nedenle Türk tarafının taleplerini yok sayan hiçbir girişimin başarı şansı bulunmamaktadır.
Önümüzdeki aylarda yapılacak 5+1 toplantısının sihirli bir şekilde tüm sorunları çözmesi beklenmemelidir. Ancak bu süreç, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitlik temelindeki haklı taleplerinin uluslararası gündemde daha güçlü şekilde yer bulmasına imkan sağlayabilir. Türk tarafı bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da yapıcı, çözüm odaklı ve gerçekçi tutumunu sürdürmelidir.
Kıbrıs’ta artık eski ezberler tükenmiştir. Yeni dönemin başarısı, adadaki iki halkın eşitliğinin kabul edilmesine ve sahadaki gerçeklerin masaya yansıtılmasına bağlıdır. Uzun bir yaz gerçekten kapıdadır. Ancak bu kez diplomasi masasındaki en güçlü avantajlardan biri, yıllardır tutarlı bir çizgi izleyen Türk tarafının elindedir. Bizden söylemesi…