Mülkiyet meselesi, Kıbrıs sorununun en çetrefili mülkiyet meselesi onlarca yıldır çözülemeyen en karmaşık başlıklardan biri.
Ancak son dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Avrupa Tutuklama Emri mekanizmasını kullanarak KKTC’de faaliyet gösteren emlak sektörü çalışanlarını hedef alması, hukuki bir arayıştan ziyade siyasi baskı stratejisi izlenimi veriyor.
Bunun son örneklerinden biri Litvanyalı emlak danışmanı Rasa Zilevice’nin Fransa’da gözaltına alınması oldu. Cannes Film Festivali’ne katılmak üzere küçük yaştaki çocuğuyla birlikte Nice Havalimanı’na inen Zilevice’nin, Güney Kıbrıs’ın çıkardığı Avrupa Tutuklama Emri kapsamında gözaltına alınması ve haftalarca Fransa’dan çıkışına izin verilmemesi, uluslararası hukuk çevrelerinde de tartışılması gereken bir tablo ortaya koyuyor.
Daha dikkat çekici olan ise kendisine yöneltilen suçlamaların dayandığı mantık. Hakkında 19 yıla kadar hapis cezası istenen Zilevice, haklı olarak şu soruyu soruyor:
“Avukatların bile erişemediği bilgiyi emlakçı nasıl bilsin?”
Gerçekten de bu soru, meselenin özünü ortaya koyuyor. 1974 öncesine ait birçok mülkiyet kaydı bugün dahi çeşitli nedenlerle erişilebilir durumda değil. Hukuki statüsü onlarca yıldır tartışmalı olan taşınmazlar konusunda devlet kurumları, hukukçular ve uluslararası uzmanlar bile farklı değerlendirmeler yaparken, emlak danışmanlarının onlarca yıl öncesine ait tüm mülkiyet geçmişini eksiksiz biçimde bilmesini beklemek hayatın olağan akışıyla bağdaşmıyor.
KKTC’deki taşınmazlar uzun yıllardır belirli yasal düzenlemeler çerçevesinde alınıp satılıyor. Bu işlemler, devletin kendi tapu sistemi içinde gerçekleştiriliyor. İşlem yapan emlak danışmanları da yürürlükte bulunan mevzuata ve KKTC kanunlarına göre faaliyet gösteriyor. Sonradan bu kişilerin uluslararası ceza soruşturmalarının hedefi hâline getirilmesi, hukukun en temel ilkesini zedeliyor.
Dahası, Avrupa Tutuklama Emri’nin amacı sınır aşan ağır suçlarla mücadelede yargı makamları arasında iş birliğini kolaylaştırmaktır. Organize suç, terör, insan kaçakçılığı veya benzeri ağır suçlar için tasarlanan bu mekanizmanın, çözülememiş siyasi bir ihtilaftan kaynaklanan mülkiyet uyuşmazlıklarında kullanılmasının Avrupa hukukunun ruhuyla ne kadar bağdaştığı sorgulanmalıdır.
Kıbrıs Türk tarafı yıllardır mülkiyet sorunlarının bireysel cezalandırmalarla değil, kapsamlı siyasi çözüm ve etkili iç hukuk mekanizmalarıyla ele alınması gerektiğini savunuyor.
Ancak belli ki Güney Kıbrıs Rum yönetimin amacı mülkiyet meselesini siyasi bir şantaj haline getirmek.
Kıbrıs’ta kalıcı barışın yolu, bireyleri cezalandırmaktan değil; iki tarafın hak ve hassasiyetlerini gözeten kapsamlı bir siyasi uzlaşıdan geçmektedir. Mülkiyet gibi son derece karmaşık bir sorunun çözümü de mahkeme salonlarında yürütülen siyasi mücadelelerle değil, müzakere masasında bulunacak adil ve sürdürülebilir bir anlaşmayla mümkün olacaktır.
Güney Kıbrıs artık bu siyasi şantajdan vazgeçmelidir. Bizden söylemesi…