Bilimsel çalışmalar ve buna bağlı olarak teknoloji, tahminlerimizin çok üzerinde bir hızla gelişiyor. Bunun iyi yanları da var, kötü yanları da. Bu hep böyle olmuştur. Atomu parçalayan insanoğlu hidrojen bombasını da yaptı.
İşin ilginci zaten bu. Gelişen teknolojiyi bazı çevreler bizi esir almak için kullanıyor. Bunu yaparken ağzımıza bir parmak bal çalıyorlar, bizler de bunun sarhoşluğuyla kapılıp gideriz bahtımızın rüzgârına. Öyle kolaylık, böyle kolaylık derken her şeyi kabullenmiş oluyoruz.
Teknoloji ellerinde ya, onların istedikleri gibi düşünür, onların yönlendirdikleri gibi davranır, küser, barışırız. Bunun adına da hayat deriz. “Aman sen de, kısacık ömrümüzde bunları düşünme. Yaşamana bak.”
Her şeyimizi a’dan z’ye biliyorlar. İzliyorlar, dinliyorlar, hatta görüyorlar. Gizlimiz saklımız kalmadı. Her şeyimiz açıkta. Yatak odamız bile.
Her iki üç ayda yeni bir gelişmeyle eskiyi yenileyerek pazarlamaları, böylece bizi kendilerine bağlamaları, sanırım yaptıkları içinde en masum olanlarıdır.
Adamlar bir taraftan bizleri tutsak ederken bir taraftan da savaşlarla para kazanıyorlar. Para derken öyle üç beş kuruş değil milyar dolarlardan söz ediyorum.
“Yaşasın savaş,” demiyorlar ama bizim alkışlamamızı, onlara hak vermemizi sağlıyorlar. Artık
füzeler dünyayı dönebiliyor. Uçaklar, dronlar yapay zekâyla kilometrelerce uzakları saptayıp nokta atışına uygun ayarlanabiliyor.
İnsanlar bombalanıyor. Evler, köprüler, yollar, okullar, hastaneler bombalanıyor ama takan yok. “Aman sen de iyi düşünelim iyi olalım.”
Tepkiler varsa bile yetersiz duyulmuyor. Bir de yok hükmünde sözde kararlar alıyorlar.
Az önce sıcaktan bunalmış, öf pöf çekerek karşı komşu geldi. Kahveler yapıldı, sohbet koyulaştı. İnternetçi çağırmışlar. Televizyonları Netflix’i çekmiyormuş. Adam bakmış, “televizyonunuz eski sistem, buna pek uygun değil,” demiş.
Sen misin söyleyen.
“Ne yani daha üç dört sene önce aldık. O kadar bile olmadı. Televizyonu mu değiştireceğiz? Her şey para düzeni oldu.”
Söz aramızda, sanki para düzeni olduğunu yeni anlamışız gibi kafa sallayıp onayladık.
Ama bir yerlerde çocuklar ölüyor. Çocuklarına ağıt yakan anneler babalar var. bir yerlerde öksüz yetim kalan çocuklar var. Aç sefil bir hayat yaşamak zorunda kalan, susuz, ilaçsız bırakılan insanlar var. Kimin umurunda. Biz Netflix izleyeceğiz.
Bir kadın Küba’dan haykırıyor. Çok uzak duymuyoruz demeyin sakın. Az vicdanınızı dinleyin.
“Bir evlat, bir kız kardeş, bir vatanseverim… bunları paramparça olmuş bir ruhla, titreyen ellerle yazıyorum; çünkü halkımın bugün yaşadığı şey, bir kriz değil. Bu, Washington tarafından soğukkanlılıkla gerçekleştirilen, yavaş ve hesaplanmış bir cinayettir.
…abluka; kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve diyabet ilâçlarının ülkeye girişini engelliyor.
… Küba’da yakıt yetersizliği nedeniyle kuvözlerin kapatılmak zorunda kalmasını ifşa ediyorum…
Ablukanın, kurgulanmış bir açlık yaratma girişimi olduğunu ifşa ediyorum. Gıda, sebepsiz yere ortadan kaybolmuş değil… onu satın almamız engelleniyor.
Küba’daki açlık bir tesadüf değil. Bu, ABD hükümetinin devlet politikasıdır.
Buna “ekonomik baskı” diyorlar. Bense buna açlığa mahkûm etme terörü diyorum.”
Ve daha neler neler!!!’
Bunlar özetleyebildiğin ufak bir kısmı.
Niçin yapılıyor bu? Gerçek amaç nedir?
İran sivilleri hedefe koymaya başlamış. Basın hemen döndü. Amerika’nın İsrail’in yaptıkları ne çabuk siliniyor hafızalardan. İran’ın haksız savaşa başladığı öne çıkarılıyor. Oysa en haklı savaş var olma savaşıdır.
Ama sen kafana takma. Ha gayret… Pahalandığına bakma bir bardak benzin de sen dök ateşe. Su niyetine…
Ben de dilim döndüğünce, insan olmak üzerine yazı yazmaya çalışıyorum. Sonra da yazıma bakıyorum kaç kişi okudu diye. Kim okuyacak ki.
İnsan şeklindeki yaratıkların, tutsak olduklarından habersiz yaşadıkları bir yerdeyiz.
Yine de biz gülümüzü verelim. “Gülü verenin elinde az da olsa kokusun kalır,” niyetine.
Hoşça kalın.