Sabahları oldum olası erken kalkarım. Bu bir alışkanlık meselesi oldu. Babam beni tarlaya yardım etmek için götüreceğinde erkenden kaldırırdı. Öğrenciyken erken kalkıp sakin ve serin ortamda okuduğum her şey aklımda kalırdı. Üniversite yıllarımda bile böyleydi.
Şimdilerde erken kalkmamın nedeni bu değil. Her sabah erken kalkar yürüyüşümü yaparım. Yürürken güneşin doğuşunu izlemek de hoş oluyor ama uyanan doğayı, kuş seslerini dinlemek daha da hoş.
Yürüyüş bittiğinde güneş yükselmiş, yürüdüğüm yerler kalabalıklaşmış olur.
Köpeklerini dolaştırmak için bizim mahalleyi mesken tutunanlar var. Bir başka güne onu da yazarım ama bugün biraz farklı bir şeye şahit oldum. Onu paylaşayım.
Geçenlerde birileri mahalleye geldi. Boş bir alanda dozerle temizlik yapıyorlardı. Sordum.
Meğer oralarda çok eskiden bir yerlere savaşta öldürülen birilerinin cesetleri atılmış. O yeri arıyorlar. Bayağı da genişçe bir alanı temizlediler. Bulmuş olacaklar ki etrafı emniyet kordonu çekerek kapattılar.
Yürüyüş sonrası eve döndükten sonra ara vermeden bahçede bazı işler yaparım. Hanımın uyanması bana göre oldukça geç ama bir bakıma işime de yarıyor işte.
Yola yakın bahçe duvarının hemen yanında saksıdaki çiçekleri kontrol ediyordum.
Yolda karşılaşan iki kişi konuşuyorlardı.
“Ne yapıyorlar?”
“Kemik arıyorlar.”
“Kemik mi?”
“Burada kuyu gibi bir şey varmış. Öldürülen birini mi birilerini mi ne? Buraya atmışlar.”
“Bunlar da şaşırdılar. Bunca yıl geçti. Bulsalar ne olur? Bulmasalar ne? Ölen öldü.”
Öteki güldü.
“Ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Hadi iyi günler.”
“Sana da.”
Bir an donup kaldım. Başımı uzatıp bir şey söylemek geldi içimden ama anlayacak gibi değillerdi ki. Gereksiz kendimi yormak istemedim.
Bilemiyorlar. Sevdiklerini kaybetmenin ne olduğunu? Onları ziyaret edecek bir mezarlarının bile olmayışının ne demek olduğunu bilmiyorlar. Önemsemiyorlar. Yıllarca belki anne babaları, belki eşi, belki çocukları hasretle yanıp tutuşurken, sevdiklerine hiç değilse bir mezar olması için didinirlerken çektikleri acıyı, yaşadıkları yokluğu hissedemiyorlar. Bırakın hissetmeyi düşünmüyorlar bile. Yazık. Vicdanımızı da kaybettik. İki kuruşa onu da mı sattık ne?
Bir arada yaşamak, hatta aynı coğrafyada, aynı sözcüklerle konuşmak bizleri ne toplum yapar ne de bir arada tutar.
Bir başkasının acısını hissetmemek, hele de kim olduğunu bilmediğimiz, tanımadığımız için acımadan konuşmak, kolayımıza mı geliyor?
Ne ki; insan olmaya yetmiyor.
Hatta biraz ileri giderek söyleyeyim. Bu üzerinde yaşıyor olduğumuz toprakları, bizim de yapmıyor.
Böyle olacaksak, yapmasın da. Hatta küssün bu toprak bize. Bu toprakların ekmeğini yer suyunu içersek onları da helal etmesin.
Bir düşün... Ya aradıkları senin baban, annen ya da kardeşin olsa. Ya onlardan birini, ikisini belki de üçünü de kaybetmiş olsan ve şimdi bir umut doğsa içine…
Her acının bir de sabrı vardır.
Bazen susmak sabırdır. Hele de çirkinliğin içinde yaşarken.
Ne diyorduk?
Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalır.
Hoşça kalın.