Sığınak tartışması, toplumun güvenlik algısıyla şeffaflık beklentisinin bir kez daha karşı karşıya geldiğini gösteriyor. Ancak bazı konular vardır ki, demokrasi adına tartışılabilir olsa da devlet aklı açısından sınırları iyi çizilmek zorundadır. Sığınak meselesi tam da böyle bir başlıktır.
Sığınak tartışması, toplumun güvenlik algısıyla şeffaflık beklentisinin bir kez daha karşı karşıya geldiğini gösteriyor. Ancak bazı konular vardır ki, demokrasi adına tartışılabilir olsa da devlet aklı açısından sınırları iyi çizilmek zorundadır. Sığınak meselesi tam da böyle bir başlıktır.
Son günlerde “sığınakların yerleri açıklansın” çağrıları yükseliyor. İlk bakışta makul görünen bu talep, aslında güvenliğin doğasına aykırı bir yaklaşımı barındırıyor. Çünkü adı üzerinde: sığınak, kriz anında koruyan bir yapıdır. Önceden herkes tarafından bilinen, haritalarda işaretlenmiş, sosyal medyada dolaşan bir nokta artık sığınak olmaktan çıkar; potansiyel hedef haline gelir.
Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın “Niye istiyorsunuz?” sorusu bu yüzden yalnızca bir tepki değil, güvenlik refleksidir. Modern savunma anlayışında kritik altyapının gizliliği temel prensiplerden biridir. Hastanelerin acil planları, askeri tesislerin koordinatları ya da kriz merkezlerinin detayları nasıl kamuya açık değilse, sığınakların da olmaması doğaldır.
Şeffaflık elbette demokrasinin vazgeçilmezidir. Ancak şeffaflık ile savunmasızlık arasındaki çizgi çoğu zaman bilinçli şekilde korunur.
Bugün dünyanın hiçbir ülkesinde kritik sığınakların tam adresleri kamuoyuna açık şekilde paylaşılmaz. Çünkü kriz anlarında ilk hedef alınan yerler, insanların toplu halde bulunacağı noktalar olur. Özellikle üst düzey yönetimin veya koordinasyon merkezlerinin bulunduğu alanların gizli tutulması bir tercih değil, zorunluluktur.
Öte yandan tartışmanın tamamen yersiz olduğunu söylemek de mümkün değil. Mimarlar Odası Başkanı Onur Olguner’in dikkat çektiği başka bir gerçek var: Var olan sığınakların işlevsiz hale gelmesi. Apartman altındaki sığınakların depo ya da farklı amaçlarla kullanılması, aslında asıl sorunun adres gizliliği değil, denetim kültürü olduğunu gösteriyor. Sorulması gereken soru “Sığınak nerede?” değil, “Sığınak gerçekten kullanılabilir mi?” olmalıdır.
Güney Kıbrıs’ta Ağrotur Üssü çevresindeki gelişmeler sonrası yaşanan kapasite tartışması da önemli bir ders veriyor. Orada bile vatandaşlar en yakın sığınağı doğrudan açıklanan listelerden değil, kriz merkezleri aracılığıyla öğreniyor. Yani bilgi tamamen gizlenmiyor; ancak kontrolsüz biçimde yayılmıyor.
Sonuç olarak mesele şeffaflık değil, güvenliğin nasıl yönetileceğidir. Sığınakların yerlerini açıklamak toplumda geçici bir rahatlama yaratabilir; fakat gerçek bir tehdit anında bunun bedeli ağır olabilir. Güvenlik bazen görünür olmakla değil, görünmemekle sağlanır.
Sığınak tartışmasında unutulmaması gereken gerçek de tam olarak budur: Her bilginin kamuya açık olması, her zaman kamu yararına değildir. Bizden söylemesi…