Babam Emekli Maarif Müfettişi ve Müdürü Hüseyin Özdemir’in yıllar önce kaleme aldığı notları yeniden okumaya başladım. Sararmış kâğıtların arasından çıkan ilk sayfaları elime aldığımda yalnızca geçmişe değil, çocukluğuma, evimizin sessiz köşelerine ve artık aramızda olmayan bir kuşağın dünyasına da geri döndüm. Her satırda hem bir babanın hatıralarını hem de bu memleketin unutulmaya yüz tutmuş ruhunu yeniden hissettim. Daha önceleri her gün köşe yazısı yazdığım dönemlerde genellikle cuma günleri onun anılarından bölümler paylaşırdım. Şimdi ise notlarını ilk sayfasından başlayarak yeniden köşeme taşımaya karar verdim. Babamın “Kıbrıs’ta 60 Yıl” başlıklı notlarında çocukluğunu, köyünü ve insanlarını anlatan satırların arasında yalnızca hatıralar değil, bu toprağın mayası vardı.
1918 doğumlu bir Kıbrıs Türkü’nün gözünden anlatılan hayat, bugünkü neslin hayal bile edemeyeceği kadar farklıydı. Yenağra, yeni adıyla Nergisli’de o yıllarda tren sesi vardı. Tarlalar nergis çiçekleriyle dolardı. İnsanlar üretir, çalışır ve birbirini tanırdı. Köyün Türkleri okumuş, mal sahibi ve güçlü insanlardı. Zanaat Türklerin elindeydi. Demirciden terziye kadar köyün omurgasını kuran yine Türk toplumuydu.
Bugün bazı çevreler Kıbrıs Türkü’nün tarihini küçültmeye çalışıyor. Oysa bu halk, yokluk içinde bile ayakta kalmayı başarmış bir halktır. Babamın anlattığı köy hayatında bunu açıkça görmek mümkündür. İnsanlar sabah trenle şehre gider, akşam geri dönerdi. Kahvehanelerde gazete okunur, memleket meseleleri konuşulurdu. Bu toplum cahil bırakılmış bir toplum değildi. Kendi kültürünü, düzenini ve vakarını kurmuş bir toplumdu.
Dikkatimi çeken bir başka nokta ise insanların kimliklerine sahip çıkış biçimiydi. İsimler bile unvanlarıyla söylenirdi. Efendiler, beyler, ağalar vardı. İnsanlar birbirine saygıyla hitap ederdi. Bugünkü gibi herkesin birbirine hakaret ettiği, seviyenin düştüğü bir düzen yoktu. Gelenek vardı, terbiye vardı, aidiyet vardı.
Babamın satırlarında Türklerle Rumların bir arada yaşadığı yıllar da anlatılıyor. Evet, aynı köyde yaşıyorlardı ama herkes kendi kimliğini biliyor, kendi toplumuna sahip çıkıyordu. Bugün geçmişi romantikleştirip eski günler masalları anlatanlar bir gerçeği unutuyor. Kıbrıs Türkü o yıllarda da ancak birlik içinde güçlüydü. Çünkü tarih bize göstermiştir ki bu adada ayakta kalmanın yolu, millî şuuru kaybetmemekten geçer.
En çok etkilendiğim bölümlerden biri köy kahvesindeki gramofon hikâyesiydi. Babamın anlattığına göre akşam olunca gramofonu meydana çıkarır, köylülere plak dinletirmiş. İnsanlar bir araya gelir, sohbet eder, aynı havayı solurlarmış. Şimdi herkesin cebinde telefon var ama kimsenin birbirine ayıracak zamanı yok. Teknoloji arttı ama insan sıcaklığı azaldı.
Babamın anlattığı Kıbrıs’ta üretim vardı. Toprakla bağ vardı. Çocuklar mağaralarda tarihî eşyalar buluyor, eski tren raylarını merak ediyor, köyün geçmişini öğreniyordu. Şimdiki nesil ise ekranların içine sıkışmış durumda. Geçmişini bilmeyen toplumların geleceği de başkalarının eline kalır.
Bu nedenle bu anılar yalnızca ailemiz için değil, Kıbrıs Türk halkının hafızası açısından da önemlidir. Çünkü resmî tarih çoğu zaman büyük olayları anlatır ama milletlerin ruhunu sıradan insanların hayatı taşır.
Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti varsa bu, geçmişte kimliğine sahip çıkan insanların sayesindedir. Yokluk içinde yaşayan ama millî duruşundan vazgeçmeyen nesiller sayesinde vardır. Babamın satırlarında gördüğüm en önemli şey de budur. Sessiz ama sağlam bir aidiyet duygusu!
Bazı insanlar geçmişe sadece nostalji olarak bakar. Ben ise başka bir şey görüyorum. Köküne bağlı bir toplumun nasıl ayakta kaldığını görüyorum. Ve inanıyorum ki bu halk, kendi tarihine sahip çıktığı sürece geleceğini de koruyacaktır.