CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli’nin Ankara’da verdiği mesajlar yalnızca klasik bir federasyon savunusu değildi. Çok daha geniş bir gerçeğe işaret ediyordu: Kıbrıs sorunu, kurumsal çürüme, bölgesel güvensizlik ve ekonomik kırılganlık artık birbirinden ayrı başlıklar değil. İyi yönetim olmadan, olası bir çözüm dahi içi boş bir kabuktan öteye geçemeyecek.
Yıllardır Kıbrıs tartışmaları sloganlar, duygusal refleksler ve geçmişten miras kalan ezberlerin etrafında dönüp duruyor. Bir taraf federasyonu adeta ritüel haline getirilmiş bir formül gibi tekrar ediyor, diğer taraf ise egemen eşitliği doktriner bir çizgide savunuyor. Ancak taraflar terminoloji üretmekle meşgulken bölgenin kendisi hızla değişiyor. Bugünün Doğu Akdeniz’i, on yıl öncesinin Doğu Akdeniz’i değil.
Enerji rekabeti, deniz yetki alanı tartışmaları, artan askerileşme, Avrupa’nın yeniden şekillenen güvenlik mimarisi ve bölgesel savaşlar, Kıbrıs’ı yeniden yalnızca “donmuş bir sorun” olmaktan çıkarıp canlı bir jeopolitik değişkene dönüştürdü.
Sıla Usar İncirli’nin Ankara’daki temaslarını önemli kılan da tam olarak buydu. Verdiği mesajlar sadece federal çözüm modelinin savunusu değildi. Çok daha pragmatik ve stratejik bir yaklaşımı yansıtıyordu: Mevcut statüko artık yalnızca Kıbrıs Türkleri açısından değil, giderek Türkiye açısından da sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.
CTP’nin bütün siyasi tezlerine katılmak şart değil. Ancak artık inkâr edilmesi zor bir gerçek var. Kıbrıs’ın etrafındaki jeopolitik zemin büyük bir hızla değişirken, adanın siyasi yapısı hâlâ başka bir dönemin mantığıyla kurulmuş donmuş bir çerçevenin içinde yaşamaya çalışıyor.
Gazze savaşı, İran-İsrail gerilimi, Kıbrıs çevresindeki Batılı askeri varlığın görünürlüğünün artması, enerji koridorları üzerindeki rekabet ve Avrupa Birliği’nin gelişen savunma yapılanması, Doğu Akdeniz’in stratejik haritasını yeniden çiziyor. Böyle bir ortamda hareketsizlik bile başlı başına bir risk haline geliyor.
FEDERASYON TARTIŞMASI DEĞİŞİYOR
İncirli’nin açıklamalarındaki belki de en dikkat çekici unsur, Kıbrıs tartışmasını katı semantik kampların dışına taşımaya çalışmasıydı.
Türkiye’de “federasyon” kelimesi uzun süredir refleksif bir kuşku yaratıyor. Pek çok çevre bunu Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de zayıflaması ya da Kıbrıs Türklerinin Ankara’dan zamanla uzaklaşması şeklinde okuyor.
İncirli ise bu hassasiyetin farkında olduğunu açık biçimde gösterdi.
Federal çözüm hedefini teyit ederken aynı zamanda asıl meselenin modelin adı değil, o modelin hukuki ve kurumsal içeriği olduğunu vurguladı. Ona göre çözüm iki kurucu devletin siyasi eşitliği üzerine kurulacaksa, terminolojinin kendisi ikinci planda kalmalıydı.
“Kendimizi semantik tartışmaların esiri yapmamalıyız” derken aslında sıradan bir cümle kurmuyordu. Bu bilinçli bir siyasi formülasyondu.
Mesajın özü şuydu: Nihai yapının adı ne olursa olsun, Kıbrıs Türklerinin etkili ve güvence altına alınmış siyasi eşitliği sağlanmalı.
CTP açısından vazgeçilmez başlıklar da net biçimde sıralanıyor: dönüşümlü başkanlık, federal karar alma süreçlerine etkin katılım ve en az bir olumlu Kıbrıs Türk oyunu zorunlu kılan “bir olumlu oy” ilkesi.
Yani siyasi eşitlik sembolik değil, yapısal bir mesele olarak görülüyor.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü tartışmayı sloganlardan çıkarıp somut güvence mekanizmalarına taşıyor.
Artık giderek daha merkezi hale gelen soru şu:
“Modelin adı ne olacak?” değil,
“Kıbrıs Türkleri ortaya çıkacak herhangi bir yapının içinde gerçekten güvence altına alınmış siyasi eşitliğe sahip olacak mı?”
Bu ince ama önemli yaklaşım değişikliği zamanla Ankara açısından da anlam kazanabilir.
DOĞU AKDENİZ ARTIK DURAĞAN DEĞİL
İncirli’nin mesajları aynı zamanda Kıbrıs Türk siyasetinin geniş kesimlerinde giderek büyüyen bir kaygıyı da yansıtıyordu: Ada hızla değişen bir bölgesel güvenlik denklemine çekilirken, Kıbrıs Türkleri bu denklemi şekillendiren mekanizmaların dışında kalıyor.
Rum yönetiminin Fransa ile geliştirdiği güvenlik iş birlikleri, Batılı askeri unsurların ada çevresindeki görünürlüğünün artması, İngiliz üslerinin faaliyetleri ve Avrupa Birliği’nin savunma alanındaki yeni arayışları, Kıbrıs’ın stratejik rolünü dönüştürüyor.
Aynı dönemde Türkiye de Kuzey Kıbrıs’taki askeri duruşunu belirgin biçimde güçlendirmiş durumda. Hava savunma kapasitesinin artırılması ve daha geniş stratejik hazırlıklar bunun işaretleri arasında.
Dolayısıyla ada artık yalnızca Birleşmiş Milletler masasında bekleyen çözümsüz bir diplomatik dosya değil. Levant’tan Ege’ye uzanan daha geniş bir jeopolitik mimarinin parçası haline geliyor.
İncirli’nin, Türkiye ve Kıbrıs Türklerini dışlayan hiçbir sürdürülebilir bölgesel güvenlik mimarisinin gerçekçi olmayacağını vurgulaması da bu nedenle dikkat çekiciydi.
Çünkü giderek daha görünür hale gelen gerçek şu: Doğu Akdeniz’de kurulacak anlamlı hiçbir enerji ya da güvenlik mimarisi, Türkiye’nin coğrafyasını, ekonomik ağırlığını ve bölgesel rolünü kalıcı biçimde dışlayarak sürdürülebilir olamaz.
Ekonomik gerçekler buna izin vermiyor.
Doğalgaz hatları, elektrik bağlantıları, deniz yetki alanı düzenlemeleri, ticaret koridorları ve Avrupa’nın enerji çeşitlendirme planları dönüp dolaşıp Kıbrıs sorununa bağlanıyor.
Bu durum çözümün yakın olduğu anlamına gelmiyor elbette. Siyasi engeller hâlâ büyük. Güvensizlik derin. Başarısız müzakerelerin yarattığı psikolojik yük her iki tarafta da güçlü biçimde hissediliyor.
Ancak çözümsüzlüğün maliyetinin giderek arttığı da artık inkâr edilemiyor.
ASIL BELİRLEYİCİ MESELE: YÖNETİŞİM
İncirli’nin müdahalesindeki belki de en önemli boyut ise doğrudan federasyonla ya da diplomasiyle ilgili değildi. Esas vurgu yönetişim üzerindeydi.
Kıbrıs Türk toplumunda giderek güçlenen bir farkındalık var: Adanın çözümsüz statüsü artık her iç başarısızlığın evrensel açıklaması olarak kullanılamaz.
Yıllar boyunca Kıbrıs siyasetinin önemli bölümleri, Kıbrıs sorununun çözülmesi halinde diğer tüm sorunların kendiliğinden çözüleceği varsayımıyla hareket etti. Ekonomik zayıflık, kurumsal çürüme, idari verimsizlik, yolsuzluk, bütçe sorunları, kamu güvenindeki aşınma ve yapısal bağımlılık çoğu zaman ikinci plana itildi.
Fakat toplum artık bu yaklaşımı daha az ikna edici buluyor.
İncirli’nin iyi yönetişim, kurumsal yeniden yapılanma, mali disiplin, liyakat ve sosyal adalet vurgusu, seçmen davranışında ortaya çıkan daha derin bir değişimin işareti.
Kayırmacılığa, günü kurtarmaya dayalı yönetime, sürdürülemez kamu maliyesine ve siyasallaşmış kurumların yarattığı yorgunluğa karşı belirgin bir toplumsal bıkkınlık oluşmuş durumda.
Daha da önemlisi şu farkındalık güçleniyor: Başarılı bir çözüm bile, eğer iç yapı zayıf, ekonomik olarak kırılgan ve kurumsal güvenilirlikten yoksunsa ayakta kalamayacaktır.
Belki de Kuzey Kıbrıs’ta son yıllarda ortaya çıkan en olgun siyasi kavrayış budur.
Çünkü işleyen kurumlar, nihai siyasi modelden bağımsız olarak önemlidir.
Zayıf bir yönetim etkili müzakere yürütemez.
Mali olarak çökmüş bir yapı özerkliğini koruyamaz.
Şeffaf olmayan bir sistem uluslararası güven yaratamaz.
Adalet duygusunu kaybeden bir toplum ise zamanla siyasete olan inancını da kaybeder.
İncirli’nin yaklaşımını dikkat çekici kılan unsur da yönetişimi yalnızca teknik bir idari mesele değil, stratejik bir gereklilik olarak ele almasıdır.
Sendikalar, meslek örgütleri, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları ve sektör temsilcileriyle istişare vurgusu, yönetişimi sadece seçim aritmetiği değil, kurumsal ve katılımcı bir süreç olarak yeniden tanımlama çabasıdır.
Bu da Kıbrıs Türk siyasetinde önemli bir ton değişimine işaret ediyor.
Artık mesele yalnızca “kim yönetecek?” sorusu değil.
Ülkenin nasıl yönetileceği, kurumların nasıl yeniden ayağa kaldırılacağı, kamu güveninin nasıl yeniden tesis edileceği ve kırılgan ekonominin nasıl sürdürülebilir hale getirileceği giderek daha merkezi hale geliyor.
ERKEN SEÇİM İHTİMALİ VE DEĞİŞEN SİYASİ HAVA
Bu yönetişim merkezli siyasi söylem aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’taki kırılgan iç siyasi ortamda şekilleniyor.
Her ne kadar parlamento seçimleri resmen 2027’de yapılacak olsa da, siyasi çevrelerde mevcut üçlü koalisyon hükümetinin erken seçime gitmek zorunda kalacağı yönündeki beklenti giderek yaygınlaşıyor. En güçlü senaryolar seçimlerin bu yılın Eylül ya da Ekim aylarında yapılabileceğine işaret ediyor.
Koalisyon hükümeti son dönemde ekonomik yönetim, enflasyon baskısı, kamu maliyesi, kurumsal atamalar ve idari verimsizlik algısı nedeniyle ciddi eleştiriler altında.
Hayat pahalılığı, satın alma gücündeki erime, mali sürdürülebilirlik kaygıları ve kurumsal yorgunluk hissi hükümet üzerindeki baskıyı artırıyor.
Kamuoyu araştırmalarının önemli bölümü ise CTP’nin belirgin bir avantaj yakaladığını gösteriyor. Pek çok ankete göre parti olası bir erken seçimden ya tek başına iktidar ya da güçlü koalisyon ortağı olarak çıkabilir.
Bu nedenle İncirli’nin kurumsal reform ve yönetilebilirlik vurgusu ayrı bir önem kazanıyor.
CTP artık yalnızca mevcut statükoyu eleştiren bir muhalefet hareketi gibi değil, iktidara hazırlanan bir siyasi aktör gibi konuşuyor.
Bu yüzden partinin dili artık çözüm diplomasisi ile devlet kapasitesine eşit ağırlık veriyor.
Alttaki temel mesaj ise oldukça net:
Bir gün siyasi çözüm mümkün hale gelse bile, Kıbrıs Türklerinin o yapının içinde ayakta kalabilmesi için işleyen kurumlara, mali sürdürülebilirliğe, idari güvenilirliğe ve toplumsal dayanıklılığa ihtiyacı olacak.
Bu nedenle yönetişim artık Kıbrıs sorununun dışında ikinci planda bir mesele değil.
Sorunun doğrudan parçası haline geliyor.
ANKARA NEDEN DİKKATLE İZLEMELİ?
İncirli’nin mesajlarının bir başka önemli boyutu da çözüm odaklı yaklaşımın Türkiye’den stratejik kopuş anlamına gelmediğini özellikle vurgulama çabasıydı.
Bu önemli.
Yıllar boyunca Türkiye’de bazı çevreler Kıbrıs’taki çözüm savunularını Ankara’dan uzaklaşma girişimi olarak değerlendirdi.
Fakat bölgesel gerçeklik artık farklı.
Bugün enerji koridorları, deniz yetki alanı tartışmaları, Doğu Akdeniz güvenlik dengeleri, Avrupa savunma yapılanması ve NATO-AB ilişkileri doğrudan Kıbrıs sorunuyla kesişiyor.
Ortaya çıkan tablo paradoksal:
Donmuş Kıbrıs sorunu artık yalnızca Kıbrıs’ı dondurmuyor. Türkiye’nin bölgesel manevra alanını da giderek daraltıyor.
Bu durum her federal öneriyi otomatik olarak doğrulamaz elbette. Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını da ortadan kaldırmaz.
Ancak Ankara’nın neden terminolojiden çok hukuki içerik ve stratejik güvence tartışmalarına daha dikkatli bakmaya başladığını açıklıyor.
İncirli’nin yaklaşımını siyasi açıdan önemli kılan da tam burada yatıyor.
Katı etiketlerden çok gelecekteki yapının kurumsal içeriğine vurgu yaparak, geleneksel Kıbrıs Türk federalist yaklaşımı ile Türkiye’nin değişen stratejik hesapları arasında köprü kurmaya çalışıyor.
ASIL SORU ARTIK BAŞKA
Yine de ihtiyatı elden bırakmamak gerekiyor.
Rum yönetimi müzakereler konusunda olumlu mesajlar verebilir. Ancak gerçek anlamda etkili siyasi eşitliği kabul etmeye hazır olup olmadığı konusunda ciddi kuşkular sürüyor.
Annan Planı ve Crans Montana deneyimleri Kıbrıs Türk siyasi hafızasında hâlâ çok güçlü.
Bu nedenle Erhürman’ın dört maddelik yaklaşımı toplum içinde giderek daha fazla karşılık buluyor:
siyasi eşitlik,
zaman sınırlı müzakere,
geçmiş yakınlaşmaların korunması
ve yeni bir başarısızlık sonrasında aynı çözümsüz statükoya geri dönülmemesi.
Çünkü artık temel soru yalnızca “Müzakereler başlayacak mı?” değil.
Asıl soru şu:
“Müzakereler bir kez daha çökerse ne olacak?”
Muhtemelen Kıbrıs meselesinin önümüzdeki dönemini belirleyecek olan da diplomatik bildirilerden ya da zirve fotoğraflarından çok bu soru olacak.
Ancak artık görmezden gelinmesi zorlaşan bir gerçek var:
Eski statüko kurumsal olarak yaşamayı sürdürüyor olabilir. Fakat zihinsel, ekonomik ve stratejik açıdan sürdürülebilirliğini her geçen gün biraz daha kaybediyor.