Omorfo Öğretmen Koleji’nin ilk altı Türk öğrencisinden biri olan babam Hüseyin Özdemir’in yıllar önce kaleme aldığı notları okumayı sürdürüyorum. İlk sayfalarını geçen haftaki köşe yazımda paylaşmıştım. Okudukça her sayfada Kıbrıs Türk toplumunun hangi ruhla ayakta kaldığını biraz daha iyi anlıyoruz. Geçen hafta çocukluğunu, köy hayatını ve insan ilişkilerini anlatan satırlar vardı. Bu kez ise notlarda en çok dikkatimi çeken öğretmenler oldu. Çünkü o yılların öğretmeni yalnızca ders anlatan biri değildi. Toplumun hafızasını taşıyan, insanlara yön veren, zor günlerde halkı ayakta tutan kişilerdi.
O dönemde öğretmenlik bir makam değil, bir adanmışlıktı. Öğretmenlik maaş hesabıyla değil, memleket kaygısıyla yapılırdı. İngiliz yönetimi altındaki Kıbrıs’ta Atatürk devrimlerini heyecanla takip eden bir öğretmen kuşağı vardı. Yeni harflere geçiş süreci anlatılırken satırlardan yükselen heyecan bugün bile hissediliyor. Öğretmenler gizlice çağrılıyor, Latin harflerini öğreniyor, ardından köy köy dolaşıp halka okuma yazma öğretiyordu. Çünkü onlar eğitimin bir milletin kaderini değiştireceğini biliyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda o kuşağın yalnızca öğrenci yetiştirmediğini daha net görüyoruz. Kıbrıs Türk toplumunun kimliğini, kültürünü ve dayanma gücünü de korudular. O öğretmenler sınıfın dışına taşan bir sorumluluk taşıyordu. Tarım kurslarına katılıyor, köylüye üretimi anlatıyor, hayvancılığı ve arıcılığı öğretiyorlardı. Okullarda bahçecilik çalışmaları başlatılıyor, çocuklara toprağın değeri anlatılıyordu. Çünkü o nesil kalkınmanın çalışmadan olmayacağını biliyordu. Öğretmen halktan kopuk değildi. Köylünün derdini bilir, öğrencisinin ailesini tanırdı.
Babamın notlarında dikkat çeken en önemli ayrıntılardan biri de öğretmenin toplumdaki saygınlığıdır. Öğretmen köye geldiğinde insanlar ayağa kalkar, sözü dikkatle dinlenirdi. Çünkü öğretmen bilgi demekti. Güven demekti. Rehberlik demekti. İnsanlar öğretmende yalnızca bir memuru değil, geleceği görürdü.
Bugün ise öğretmenlik mesleğinin o ruhundan uzaklaştırıldığını üzülerek izliyoruz. Elbette hâlâ büyük fedakârlıkla çalışan, çocuklar için mücadele eden çok değerli öğretmenlerimiz var.
Ancak bugün bazı sendikal çevrelerin öğretmenlik mesleğini ideolojik tartışmaların merkezine taşıdığı yönündeki eleştiriler de toplumda giderek daha fazla konuşuluyor. Eski kuşağın öğretmeni toplumu bir arada tutmaya çalışırken, bugün bazı yapıların sürekli çatışmacı bir dil kullandığı yönünde ciddi eleştiriler yapılıyor. Devlet kurumlarıyla sürekli gerilim yaşayan, toplumsal değerlerle mesafeli bir söylem geliştiren anlayışların ilericilik olarak sunulması toplumun önemli bir kesiminde rahatsızlık yaratıyor.
Oysa geçmişin öğretmeni çocuklara aidiyet duygusu kazandırıyordu. Vatan sevgisini, kültürü ve toplumsal dayanışmayı güçlendiriyordu. Çünkü bu halkın zor yıllarda eğitim sayesinde ayakta kaldığını biliyorlardı. Günümüzde ise bazı çevrelerin millî değerleri küçümseyen bir yaklaşımı modernlik olarak gördüğüne dair eleştiriler artıyor. Türkiye’ye, KKTC kurumlarına ve ortak tarihî değerlere karşı kullanılan ölçüsüz söylemler toplumun geniş kesimleri tarafından tepkiyle karşılanıyor. Sendikal faaliyet yürütülürken toplumsal hassasiyetlerin göz ardı edilmesi de sıkça tartışılıyor. Oysa bu toplum, yokluk dönemlerinde öğretmenlerinin verdiği umut ve birlik duygusuyla ayakta kaldı.
Geçmişe baktıkça insan şunu daha iyi anlıyor. Bir toplumun kaderini yalnızca siyasetçiler belirlemez. Öğretmenler de belirler. Öğretmen birleştirirse toplum güçlenir. Ayrıştırırsa toplum yorulur. Eski kuşak öğretmenlerin bıraktığı miras bugün hâlâ çok değerlidir. Çünkü onlar yalnızca bilgi öğretmedi. Karakter yetiştirdi. Aidiyet duygusu verdi. Toplumu ayakta tutan ortak değerleri korudu. Belki de bugün bu memleketin en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur.
Bir milletin geleceği sınıfta kurulur. Sınıfın ruhunu belirleyen ise öğretmenin taşıdığı vicdan, sorumluluk ve memleket sevgisidir.