Kimi hukuk mücadeleleri vardır ki mahkeme salonlarının sınırlarını aşar, bir toplumun vicdanına, adalet anlayışına ve geleceğine dair sorular ortaya koyar. Eda Hançer Akkor’un 11 yılı aşkın süredir sürdürdüğü vatandaşlık mücadelesi de tam olarak böyle bir davadır.
Kimi hukuk mücadeleleri vardır ki mahkeme salonlarının sınırlarını aşar, bir toplumun vicdanına, adalet anlayışına ve geleceğine dair sorular ortaya koyar. Eda Hançer Akkor’un 11 yılı aşkın süredir sürdürdüğü vatandaşlık mücadelesi de tam olarak böyle bir davadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Akkor’un başvurusunu esastan incelemeye karar vermesi ilk bakışta hukuki bir gelişme gibi görülebilir. Oysa bu kararın anlamı çok daha derindir. Çünkü burada tartışılan mesele yalnızca bir kişinin vatandaşlık başvurusu değil; en temel insan hakkı meselesidir.
Karma evliliklerden doğan binlerce çocuk gibi Eda Hançer Akkor da Kıbrıslı Türk bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak annesinin sahip olduğu yurttaşlık hakkına erişemedi. Bu durumun yarattığı mağduriyet yalnızca pasaport sahibi olup olmamakla açıklanamaz. Vatandaşlık; eğitim, çalışma, seyahat ve sosyal haklara erişimin yanı sıra bireyin kendisini ait hissettiği toplum tarafından tanınmasının da en somut göstergelerinden biridir.
Akkor’un anlattıkları bu gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Hollanda’da bir üniversiteden kabul ve burs almasına rağmen, Avrupa Birliği vatandaşı sayılmadığı için yüksek öğrenim ücretlerini karşılayamaması nedeniyle eğitim fırsatını kaçırması, vatandaşlık meselesinin insanların hayatında nasıl somut sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Ancak onun mücadelesi yalnızca kişisel mağduriyetlerden kaynaklanmıyor. Kendi ifadesiyle bu, bir Kıbrıslı annenin çocuğu olarak eşit yurttaşlık talebidir.
Belki de bu davanın en etkileyici yönü, annelik duygusunun hukuk mücadelesiyle iç içe geçmiş olmasıdır. Akkor, 2014 yılında hamile kaldığında yaşadığı ayrımcılığın çocuğuna da miras kalabileceğini fark etti. Bugün oğlu 12 yaşında ve dava hâlâ sonuçlanmış değil. Böylece mesele bireysel bir hak arayışından çıkıp kuşaklar arası bir adalet sorununa dönüşmüş durumda.
Demokratik hukuk devletlerinde haklar ebeveynlerin kimliğine, etnik kökenine veya siyasi koşullara göre farklılaştırılmamalıdır. Bir çocuğun sahip olacağı haklar, anne ve babasının hangi toplumsal veya siyasal kategoride değerlendirildiğine bağlı olmamalıdır. Tam da bu nedenle Akkor’un davası, yalnızca kendisi için değil, aynı durumda bulunan binlerce insan için önem taşıyor.
AİHM’in dosyayı esastan incelemeye karar vermesi henüz bir zafer anlamına gelmiyor. Ancak davanın bu aşamaya ulaşmış olması bile meselenin ciddi insan hakları boyutları taşıdığını gösteriyor. Akkor’un “Uzun bir yolun sonunda ilk kez bir ışık gördük” sözleri, yıllardır süren belirsizlik ve hayal kırıklığının ardından gelen temkinli bir umudu yansıtıyor.
Bu davanın sonucu ne olursa olsun, Kıbrıs’ta vatandaşlık, eşitlik ve aidiyet tartışmalarının yeniden gündeme taşınmasına katkı sağlayacağı açıktır. Avrupa bu adalet sınavını veremezse ciddi biçimde tartışılır olacaktır. Bizden söylemesi…