Babam Hüseyin Özdemir’in hatıraları arasında ilerledikçe Omorfo Öğretmen Koleji’nin yalnızca bir okul olmadığını daha iyi anlıyorum. O kolej, bir dönemin insanını, öğretmenini, terbiyesini ve toplum anlayışını şekillendiren ciddi bir hayat mektebiydi. Babamın notlarında, genç bir öğretmen adayının heyecanını, Kıbrıs’ın o yıllardaki karmaşık sosyal yapısını ve eğitimin dönüştürücü gücünü görüyorum.
Omorfo Öğretmen Koleji’nde İngiliz idaresinin disiplini, Türk ve Rum öğrencilerin aynı çatı altında eğitim görmesi, sosyal kolların canlılığı ve öğretmenlerin farklı karakterleri dikkat çekiyordu. Babam, kendisine Mr. Özdemir diye hitap edilmesini, dönemin dil ve idare anlayışının yansıması olarak anlatırdı. Bugün sosyal medyada zaman zaman karşılaştığımız ölçüsüz ve incitici ifadeleri gördükçe, o dönemin terbiye anlayışının neden kıymetli olduğunu daha iyi kavrıyoruz.
Babam, notlarında Rum öğrenciler arasındaki sağcı ve Stalinci ayrışmalara da yer verirdi. Yatakhanelere kadar taşan tartışmalar, kolejin yalnızca ders yapılan bir yer olmadığını gösteriyordu. Gençlerin fikir ayrılıkları, dönemin Kıbrıs toplumundaki gerginliklerin okul duvarlarına da yansımasıydı. Babam bu tabloyu aktarırken bir tarafı yüceltmezdi. Yaşananları olduğu gibi kayda geçtiğini bizlere de söylerdi.
Kolejin öğretmenleri arasında Dr. Sleight, Mr. Lapas, Mr. Frankopulos ve Mr. Diamentis gibi isimler vardı. Kimi öğrencinin kabiliyetini fark ederdi, kimi yanlışını gösterirdi, kimi de mizahın gücüyle gençlerin kendine güvenini artırırdı. Dr. Sleight’ın aşçı Yorgo konusunda gösterdiği tavır, insanı yalnızca kuralla değil, merhametle de anlamak gerektiğini hatırlatır. Yorgo’nun maaşını ve çocuklarının durumunu düşünerek mutfaktan evine götürmek üzere aldığı kaşkavalı geri verdirmemesi, idarecilikte vicdanın önemini gösteren anlamlı bir örnektir.
Babamın ziraat bahçesindeki deve dikenlerine verdiği cevap ise onun mizahını ve hazırcevaplığını yansıtır. Çiçeklere gölge yapan dikenlerden, arılardan, bülbüllerden ve şiirden söz etmesi, zor bir durumdan zarif bir cümleyle çıkabilen bir zekanın işaretidir. Bu hatıralar, öğretmenliğin yalnızca kitap bilgisiyle sınırlı olmadığını anlatır. Öğretmenlik, insanı tanımayı, sınıfı yönetmeyi, hayatı okumayı ve gerektiğinde bir sözle gönül kazanmayı gerektirir.
Kolejde müzik kolunun başkanı olan babam, ayda bir Türkçe ve Rumca şarkılardan oluşan programlar hazırlardı. Piyano eşliğinde resitaller yapılırdı, kemanla parçalar çalınırdı, Türk öğrenciler koro halinde şarkılar söylerdi. Bu sahneler, okul hayatında kültürün ve sanatın birleştirici bir alan açabildiğini gösterir. Ancak bu birliktelik, tarihi gerçekleri unutturacak bir romantizm de değildir. Çünkü Kıbrıs’ın o yıllardaki sosyal yapısı, dostlukları da gerilimleri de aynı anda taşıyan hassas bir zemine sahipti.
Atatürk’ün vefatının kolejde yarattığı derin sessizlik ise babamın hatıralarında ayrı bir yer tutar. O gün şakaların, tartışmaların ve günlük seslerin yerini büyük bir hüzün alır. Türk öğrenciler bir araya gelir ve Atatürk’ün devrimlerini birbirlerine anlatır. İngilizlerin, Rumların ve Türklerin Atatürk’e saygı duyması, onun çağının büyük liderlerinden biri olarak görüldüğünü ortaya koyar.
Poli İlkokulu’ndaki müzik dersinde babam, do gamı üzerinden alıştırmalar yaptırır, London Burning şarkısını işler ve kemanla İzmir Marşı’nı çalar. Dr. Sleight’ın dersi izlemesi ve sonunda müzik için yüksek ehliyet notu verdirmesi, babamın öğretmenlik yeteneğinin erken yaşta fark edildiğini gösterir. Bu olay, öğretmen adaylarının sınavların yanında sınıf içindeki duruşlarıyla değerlendirildiği bir dönemi anlatır.
Çatoz uygulamasında kız ve erkek öğrencileri beden eğitimi dersinde birlikte çalıştırması ise köy hayatının alışılmış düzeni içinde tepki toplar. Kadınların taşlarla gelip itiraz etmesi, öğretmenliğin yalnızca ders anlatmak olmadığını açıkça gösterir. Öğretmen, kimi zaman toplumun hassasiyetleriyle karşılaşır, kimi zaman değişimin ağırlığını omuzlarında taşır. Bu yönüyle öğretmenlik, sınıfın kapısında bitmeyen bir sorumluluktur.
Bugün bu hatıralara baktığımda, bir öğretmen kuşağının nasıl yetiştiğini daha iyi görüyorum. O yıllarda disiplin vardı, mizah vardı, sanat vardı, uygulama vardı, toplumla yüzleşme vardı. En önemlisi de insan yetiştirme ciddiyeti vardı. Babam Hüseyin Özdemir’in notları, yalnızca kişisel bir hatıra değildir. Bu notlar, Kıbrıs Türk eğitim tarihinin canlı bir belgesidir. O satırlarda yalnızca bir okulun değil, bir neslin karakteri, terbiyesi ve öğretmenlik anlayışı vardır.