“Acele etme zamana yay”

Babam Hüseyin Özdemir’in notları arasında dolaşırken, İngiltere’de eğitim gördüğü yıllara ait gözlemlerinin yalnızca bir öğrencilik hatırası olmadığını görüyorum. O satırlarda, savaş sonrası İngiliz toplumunun yaşayışı kadar, farklı bir eğitim anlayışıyla karşılaşan Kıbrıslı bir öğretmenin şaşkınlığı ve öğrenme arzusu da yer alıyor.

Babam Hüseyin Özdemir’in notları arasında dolaşırken, İngiltere’de eğitim gördüğü yıllara ait gözlemlerinin yalnızca bir öğrencilik hatırası olmadığını görüyorum. O satırlarda, savaş sonrası İngiliz toplumunun yaşayışı kadar, farklı bir eğitim anlayışıyla karşılaşan Kıbrıslı bir öğretmenin şaşkınlığı ve öğrenme arzusu da yer alıyor.

Babam, üniversiteye bağlı kırk kişilik Mardon Hall adlı yurtta kalıyordu. İlk yıl öğrencileri odalarını iki kişi paylaşırken, üst sınıflara tek kişilik odalar veriliyordu. Akşam yemekleri belirli bir düzen içinde yeniyor, yurt müdürü salona girmeden kimse yemeğe başlamıyordu. Yemek öncesinde kısa bir dua okunuyor, ardından herkes ihtiyacı kadar yemeğini alıyordu.

Odalarda radyo bulunmadığı için babam, hayatındaki ilk radyoyu orada satın almıştı. İngilizce haberleri ve radyo temsillerini kimseyi rahatsız etmeden dinliyor, böylece dilini geliştirmeye çalışıyordu. Niyeti, radyoyu dönüşünde Kıbrıs’a getirerek evini de ilk kez bu yenilikle tanıştırmaktı. Kıbrıs’a götürmek üzere yedi Kıbrıs lirasına bir keman da almıştı.

Yurtta iki Rum öğretmenle birlikte kalıyordu. Zaman zaman aralarında küçük anlaşmazlıklar yaşansa da Kıbrıslı olmalarının verdiği yakınlık ağır basıyordu. Birlikte geziyor, Kıbrıs’tan gelen haberleri ve hediyeleri paylaşıyorlardı. Babam bu dayanışmayı, “Ortak menfaatler insanları ve milletleri birleştirir” sözleriyle anlatıyordu.

Üniversitedeki halk dansları çalışmalarına da katılmıştı. Kendisinden bir Kıbrıs dansı öğretmesi istendiğinde Sarı Zeybek’i seçmişti. Dans hocası oyuna bazı figürler eklemiş, müziğini düzenlemiş ve Sarı Zeybek yıl sonu gösterisine alınmıştı. Oyun büyük alkış toplamış, böylece Kıbrıs’tan götürülen bir Türk halk dansı İngiltere’de sahneye taşınmıştı.

Babamın en fazla etkilendiği alan ise eğitimdi. Exeter ve Cornwall çevresindeki okulları ziyaret ediyor, dersleri gözlemliyor ve rapor hazırlıyordu. Bir okulda öğrencilerden San Francisco’nun yerini bulmaları istenmişti. Çocuklar cevabı ezberden vermek yerine atlasın dizininden yararlanarak doğru sonuca ulaşmışlardı. Müfettiş de bilginin ezberlenmesinden çok, ona nasıl ulaşılacağının bilinmesini değerli bulmuştu.

Başka bir okulda yaralanan küçük bir köpeği kucağına alıp veterinere götüren başöğretmen, çocuklara yalnızca ders değil, merhamet de öğretmişti. Öğrenciler köpekten iyi haber gelinceye kadar hiçbir şeye el sürmemişlerdi.

Kırk yıldır aynı okulda görev yapan bir öğretmenin babama verdiği öğüt ise bugün bile anlamını koruyor.

“Kıbrıs’a döndüğünde acele etme. Yapmak istediğin değişiklikleri zamana yay. Aksi hâlde tenkitlerle karşılaşır ve başarısızlığa uğrarsın.”

Aradan uzun yıllar geçti. Yurt odaları, radyolar ve okul sıraları değişti. Bir zamanlar dili geliştirmek ve dünyayı tanımak için alınan radyoların yerini bugün, küçük çocukların ellerinden düşmeyen akıllı telefonlar aldı. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ancak doğru bilgiyle zararlı olanı ayırmak zorlaştı. Teknoloji doğru kullanıldığında öğretir, ölçüsüz kullanıldığında ise çocuğu hayattan, araştırmaktan ve paylaşmaktan uzaklaştırır.

Çünkü gerçek eğitim, yalnızca zihni bilgiyle doldurmak değil, vicdana yön, karaktere sağlam bir temel vermektir. Babamın satırlarında ilerledikçe görüyorum ki bazı hatıralar geçmişi anlatmakla kalmaz, bugünü anlamamıza ve geleceği doğru kurmamıza da ışık tutar.
Bu haber 64 defa okunmuştur

:

:

:

: