Şiddet insanlık tarihi ile birlikte başlamıştır. İlk insanlar olduğu, dolayısı ile insanların da ataları olduğu iddia edilen Kabil kardeşi Habil’i öldürerek şiddeti başlatmıştır.
Kötülük amaçlı yapılan, bilinçli veya bilinçsiz şiddet; canlılar içerisinde, insana özgü bir davranış biçimidir. İnsan karmaşık bir yapıya sahip olduğu için hayat içerisindeki bir çok faktörden etkilenir. Eğer geleneklere bağlı, eğitimsiz bir yapısı varsa bu etkilenme daha süratli ve şiddetli olur.
Sorun çözme becerisi olmayan, konuşabilmek kapasitesi yetersiz, sözel olarak kendini ifade edemeyenler daha çok şiddete başvurma eğilimi göstermektedirler. Her yönden yeteri kadar gelişmemiş topluluklarda daha fazla şiddet eğilimi görülmekle birlikte iyi eğitilmiş, rahat bir hayat sürdüren bireylerinde şiddete eğilimli oldukları yadsınamaz bir gerçektir.
Dünyamızdaki ulusların veya toplulukların birbirine uyguladığı şiddet dışında bireysel olarak da kişilerin birbirine veya diğer canlılara uyguladığı şiddet azımsanmayacak bir düzeydedir. Ve bunun baş aktörü de erkeklerdir.
En çok şiddete uğrayan ise kadınlardır. Güç sahibi olup fiziksel olarak kadından üstün! Olmak bu konuda erkeklere cesaret vermektedir.
Toplumsal ve sosyolojik olarak bunun nedenlerini irdeleyecek olursak ilk akla gelen eğitimsizlik veya alınmış olan eğitimdir. Ataerkil yapıda büyüyen her bir bireyin kültürü de, geleneği de, yaşam tarzı da buna bağlı olarak gelişecektir. Erkeğin üstün olduğu kabullenilmiş toplumlarda egemenlik erkeğindir. Söz sahibi olan onlardır. Bu da söz dinlemeyen, yeteri kadar itaat etmeyen kadının cezalandırılmasını giderek normalleştirmiştir. Erkek de genlerinden gelen gücünü kullanarak sözlü veye fiziksel cezalandırmaya başvurmaktadır. Zaten çocukluğunda görüp örnek aldığı rol modellerde öyle davranmakta idi.
Eğitimin içerisindeki, din faktörü de bu kadın ve erkek arasındaki eşitsiz yapılanmaya önemli bir etki yaratmaktadır. Bazı kaynaklara göre “Adem’in kaburga kemiğinden yaratılan Havva” erkekle aynı olabilir mi? Kadın hep edilgen, güçsüz, korunmaya muhtaç, yaşam sınırları erkekler tarafından belirlenmiş bir canlıdır.
Görev,sorumluluk ve davranış şekillerini erkekler belirlemekte ve onun dışına çıkamamaktadır.
“Seviyorum Lakin” şiirimden
(...)Ey kendisinin Ademin kaburgasından
yaratıldığını sananlar.
Büyükler konuşurken söze karışamayanlar
ve hizmetin görevleri olduğuna inandırılanlar.
Ey eşi, işi, aşı atası tarafından belirlenenler.
Yazılmış kaderlerine inanıp
yaralarına merhem yapanlar.
Viski de buz,
su da eriyen tuz,
rüzgarın önündeki yaprak değilsiniz siz.
Kafeste kanarya,
yerde karınca,
vazo da çiçek değilsiniz siz.(...)
Erkek egemen toplumda gücü elinde bulunduranlar bu durumun devam etmesini tercih edebilir. Bu amaçla iletişim araçlarını, devletin gücünü, toplum baskısını, tabuların dokunulmazlığını, ekonomik güçlerini kullanabilirler. Bu noktada dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar, kaderlerine razı olmayıp, tepkisizliği ve kabullenmişliği bir yaşam biçimi olarak içselleştirmekten vaz geçip, edilgen bir yapıdan kurtulmak için ne yapmaktadırlar.
(...)Ayağa kalkın!
ve akmaya başlayın
kentlerin damarlarında.
Çünkü hayat size başkası tarafından verilmedi
sizin olanı ele geçiriniz.(...)
Erkeklere gereğinden fazla biçilen değer onların narsist bir yapılanma içine girmelerine neden olmaktadır. Toplumsal olarak “damarlarındaki asil kanla” değerini artırmaya çalışan insanlık, bireysel olarak da “vurdu mu deviren Osmanlı tokadı”nı bir gurur abidesi olarak göğüsünde taşımakta sonra da sözünün üzerine söz söyleyen kadında bunu kanıtlamaktadır. Aslında şiddeti uygulayan gerçekte zayıf ve korkak olduğunu fark etmemektedir.
Zaman içerisinde yazılı olmadığı halde kurallaşan! kültür ve gelenekler birer erkek hakkı! gibi algılanır olmuştur. Bu, Yargı kararları üzerinde de etkili olmakta bu nedenle bazı cezalar caydırıcı olmaktan çıkmaktadır.
Sağlıcakla kalınız.