21. yüzyılda herşeyin temelinde paranın ve gücün olduğu bir düzende, kapitalizmin en uç noktasında yaşıyoruz.
20. yüzyıl güç ve paranın, bir diğer deyişle kapitalizm ve emperyalizmin esas hedef olduğu fakat ideoloji palavrasıyla kamufle edilmiş savaşlarla geçti.
Örneğin eski SSCB, bugünkü Rusya kaynaklı komunizm ve ABD kaynaklı sözde demokrasi arasında yaşanan çatışmaların temelinin özünde kapitalizm ve emperyalizm kaynaklı çatışmalar, siyasi ve ekonomik güç paylaşımı vardı, fakat kamuflaj “ideolojiydi”...
ABD bir taraftan insan haklarından bahsederken dünyanın dört bir tarafında kendi çizgisinde olmayan ülkelerde darbeler düzenliyor, onbinlerce, bazen yüzbinlerce insanın katledilmesine çanak tutuyor, kendisinin hakemlik görevi yapacağı sorunları kendi eliyle yaratıyor, çözüm formüllerini yine kendi eliyle istediği kılığa sokuyor, kendine hizmet eden örgütler yaratıyor, bu örgütleri bulundukları ülkelerin ve toplumların iç düzenini bozacak ve kendi isteğine göre yönlendirecek şekilde kullanıyordu...
Rusya ise, elini uzatabildiği yerleri olabildiğince askeri gücü altında bulundurmaya ve sayısı altı binlere ulaşan, yaş ortalamaları da 65lerin üzerinde olan politbüro yöneticilerinin kokuşmuş zihniyetlerinin uygulamaya koyduğu ve kendilerinden başkasına faydası olmayan sözde ideolojilerin devamı için uğraşıyordu.
Elbette bu ülkelerin ikiye ayırdığı dünyada ve ülkelerde, dünya üzerinde yaşayan toplumlarda, bu gidişatın nereye vardığını gören aydınlar ve liderler de vardı ve bunlara karşı duruş da sergiliyorlardı.
Bu duruşu sergileyenlerin cezası da genellikle ölüm oluyordu.
Geldiğimiz günde, artık dünyanın tek hakimi kapitalizm ve emperyalizmdir.
Kapitalizm para demektir, paranın ise dini, imanı, ideolojisi olmaz, olsa olsa bu kavramlar kapitalizm arsızlığını örtbas veya kamufle etmek için kullanılırlar.
Kapitalizm olmadan da ister ideolojik olsun, ister politik olsun, isterse ekonomik olsun, hiçbir hedefin gerçekleştirilmesi mümkün olamaz.
Konuyu biraz daraltalım, genelden öze doğru indirgeyelim...
Bugünlerde memleketimizin siyasi partilerinden CTP’de başkanlık değişimine gidiliyor.
Beş aday var, bir tanesi “demokratik bir seçimle” bu partinin başına gelecek.
Adayların hepsi de söylemlerinde CTP’nin bir ideoloji partisi olduğunu ve bu doğrultuda kendisini geliştirmesi gerektiğini iddia ediyor.
21. yüzyılda işler artık iflas etmiş, geçmişin karanlık sayflarında kalmış ideoloji senaryolarıyla yürümüyor.
21. yüzyılda ideolojiler değil, realitelerdir önemli olan.
21. yüzyılda ideolojiler değil, bilimin geldiği noktadır önemli olan.
21. yüzyılda ideolojiler değil, paranın ve buna bağlı olarak siyasi ve ekonomik gücün geldiği noktadır önemli olan.
21. yüzyılda ideolojilerin değil, insan haklarına önem veren, vatandaş devlet için değil, devlet vatandaş için vardır diyen hukuğun üstünlüğüdür önemli olan...
21. yüzyılda hala ideoloji peşinde koşturuyorsanız, geçmişin “binbir çarpıklıkla iç içe geçmiş şanlı günlerini” yeniden günümüze uyarlamaya niyetleniyorsanız, bunun hayaliyle yaşıyorsanız, dünya gerçeklerinden bihabersiniz demektir.
Bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde bir biri arkasına düğmeye basıldı ve petrolün yoğun olarak bulunduğu bütün ülkeler altüst edildi, Kıbrıs çevresinde bulunan petrol ve doğal gaz yataklarında Amerikalılarla Rumlar çalışmaya başladı, arkasından Bin Laden’e suikast teşebbüsü geldi ki bu da tam bir palavraydı, arkasından Kıbrıs sorununun artık kapatılması gerektiği konusunda sinyaller geldi...
Örnekleri çoğaltmak mümkün, birbirleri arasındaki bağı mantıkla kurmak da mümkün, resim gözümüzün önünde duruyor...
Peki özellikle bizim coğrafyamızda bundan sonraki adım ne olacak...
Wilson Prensipleri çerçevesinde şekillenen yüz yıllık ABD politikası tam anlamıyla ve kusursuz olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika çoğrafyasında gerçekleşiyor.
Bundan sonraki hedef bu coğrafya’da ayakta kalabilmiş iki devleti daha devirmektir, biri Türkiye, diğeri İran’dır...
Topraklarında korkunç büyüklükte enerji potansiyelleri olmasaydı bu iki ülke bu tehditten uzak kalacaklardı.
Fakat hiç şansları yok, yöneticileri ve onları başlarına seçen toplumları bu korkunç gerçeğin farkında olmayarak, kendi kendilerini ideoloji savaşlarıyla meşgul ediyorlar, diğer taraftan atı alan Üsküdar’ı geçiyor...
Dünya akıllıların dünyası, ideolojilerin değil...
Herkes kendi çapında akıllı olabilir, fakat herkes dünyayı değiştirecek kadar akıllı olamaz...
Küçük akıllarla büyük akıllar arasındaki fark, küçük akılların ideoloji peşinde koşmasında, büyük akılların ise küçük akılları kendi çıkarları doğrultusunda istediği gibi ve dünyayı değiştirecek şekilde yönlendirmesinde yatar...