Sorulması gereken soru bu: Kime afiyet olsun denecek?
Biliriz ki emperyalizmin kendini gerçekleştirdiği temel düstur, fikrini belli etme gereken her yol mubah ama dürüst görün (Bu nasıl olacak demeyin çevrenize bakın ve görün lütfen!); hedef saptır ama kendi kurduğun hedefe ulaşmak adına asla ödün verme! Bunun Kıbrıs’ın kuzeyinde nasıl sahnelendiğinin satır aralarını okumak, anlamak, yorumlamak çok da zor değil çünkü biz bu ve benzer senaryolara zaten teşneyiz. Öğretildik de “susturulduk” da. Ama bu biliyor olmamızı da farkındalıklarımızı da değiştirmedi.
Yaklaşık 1974 itibariyle adaya gelen/getirilen Türkiyeli göçmenler, sonradan gelen işçiler, sonradan gelmeye devam eden göçmenler, işçiler, vasıfsız işçiler kapsamında taşıma nüfusla ekilenlerin hasat mevsimi geldi sanırım. Olasıdır ki “Çanlar bunun için çalıyor!”. Her ülke göç alır, her ülkede göçmen statüsünde insanlar vardır; bizler de Türkiye’ye, İngiltere’ye, Amerika’ya, Kanada’ya ve taaaa Avustralya’ya kadar dünyanın hemen her yerine göçmen vermiş bir halkız. Nasıl ki kendi insanımıza ölçüt olarak yasaların hakça işletilmesini ve insan haklarının ölçüt alınmasını istiyorsak; kendi ülkemize gelen insanlara da yapılması gereken bu standartlardır. Ancak ne vakit bir yerlere örtülü ve/veya açıktan asimilasyon anlamında nüfus değişimi hedefi ile yerleşik insan toplulukları oluşturulmak istenirse bu durumda orada yaşayan genel halktan çok insanı tüm geleceğini tehdit altında algılaması anlamında yerinden zıplatıp korkutursunuz! İşte zaman içinde hedeflenen bu keskin ve sert sosyolojik algı, şimdilerde kendini bağıra çağıra ifade ederek yer yer düşmanca söylemlere bile zemin yaratır hale dönüşmüştür. Taşıma nüfus söylemi bu nedenle göçmen söylemi ile yer değiştirmiştir bizim jargonumuzda. Taşıma nüfus söylemini kullananlar, genel anlamda, asimilasyon politikalarının farkında olduğuna vurgu yaparak konuşmayı tercih ettiğini ifade etmek isteyenlerdir. Kişilere değil aslında eleştiri politikayadır. Biliyoruz ki Ankara, İstanbul, İzmir vb. kentlerde anılarımız, yaşantılarımız, dostlarımız, akrabalarımız var; oldu ve olacak. Ama biz Ankara söyleminden rahatsızız; Ankara’nın yaptıkları bizi mutlu etmiyor. Ankara kim? Çünkü derdimiz Ankaralılar değil bizim. İşte tehlikeye geçiş burada yoğun olarak hissedilmeli, kişiler üstünden konuşmaya başlamak bizi ve haklılığımızı yanıltıcı olarak etkileyecektir. Yaratılan ortamda, gelen de giden de burada kalan da zarar görüyorsa; birlik içinde bir hal çaresi bulunmaması için karşılıklı restleşmelerle “milliyetçilik” körükleniyorsa; kişilerin hiçbir dahli olmamasına karşın kendini savunmak zorunda bırakılmaları ile bir anlamda saldırgan ve aşağılayıcı ifadeler destekleniyorsa… Bunda kimin payı olduğu da kimlerin çıkarı olduğu da, hem şah hem de piyonların her birinin deşifre edilmesi de gereklidir. Bilindiği gibi doğa boşluk kabul etmez. Ve en kolay yaratılacak duygu huzursuzluktan beslenen içsel öfkelerdir. Sizin fikirlerinizdeki boşluk da öfkeyle, kaygıyla dolduruluyorsa üst yapı, nefretle tamamlanacak demektir. Böylesi kompleks bir soruna üstelik kangren hale gelmiş bir haldeyken akşamdan sabaha pratik çözümler üretmek mümkün değildir. Uzun vadeli ve içten bir yaklaşım ile gerçekten halkların kardeşliğine inanan bir bakış açısı ile konuya eğilmek gerekir. İnsanlar ile kurumları, uygulanan politikalar ile vatandaşlık bilincini ayırmanın önemi usanmadan vurgulanmalı, muhatabı olunan her kişi veya kitle bu konuda bilinçlenmeli, asla bunun anlatılmasından vazgeçilmemelidir.
Devlet ve hükümet olarak neler yapılmalıdır sorusu ise asıl belirleyici olacak olan tutumları gösterecektir. Siyasal partilerin, eğer temelde gerçekten karşılıklı bir uzlaşı isteği yoksa ve Ankara’nın “baskısı” ile uzlaşma aranıyorsa, bu uzlaşma değil boyun eğmedir ki boyun eğen de ya kuldur ya köle. Bunu reddetmek, onuruna sahip çıkmaktır. Adadaki, orayla burayla bağlantısı fark etmez bunlar sadece kendine hizmet edenlerdir, işbirlikçi, provokatif yapılar halka teşhir edilmelidir ki bazı yapıların kanarya sevenler cemiyetiymiş gibi algılanmasının da önüne geçilebilsin. Burada, beraber yaşadığımız insanların bunda bir suçu yok; adadaki ve suyun öte yakasındaki iktidarların ayak oyunları ile birbirine “düşman” edilmek istenen insanlar olarak uyanmak lazım! İnsanlara yönelik tepki Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden karışmacı ve hegemonyacı kurumlara ve içerdeki işbirlikçi örgütlere yönlendirilmelidir ki radikal milliyetçi söylemlerdeki “ben senden daha Türk’üm, ben senden daha Müslüman’ım” tarzındaki “saçmalıklar” bertaraf edilmelidir. Onurlu bir devlet kimliği politikası geliştirilmeli ve bu politikadan taviz verilmemelidir. Kıbrıslı Türkler ile eşit ilişkiyi kabul etmediği sürece Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden karışmacı ve hegemonyacı kurum ve kuruluşlara karşı mücadele edilmelidir. Türkiyelilerle değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’ı ve Kıbrıslı Türkleri algısı ile mücadele etmesinin gerekliliğini hedefleyen bir çizgi tutturulamazsa, tepkinin insanlara dönmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de yaşayan Türkiyeli olan pek çok insan, pek çok kurum ve kuruluş, pek çok sivil toplum örgütü vardır ki Kıbrıslı Türkleri ve bu devletin unsurlarını kendilerine eşit birer özne olarak düşünen ve buna uygun ilişkiler geliştiren.
Zekâ var olandır; akıl ise yüreğinin sesini de dinleyerek harekete geçmekle güçleni denilebilir. Biz, halkların kardeşliğinden ödün vermeyiz, vermeyeceğiz! Bir tuzak kurulmuş. Bir yem konmuş. Avcı(lar) sinmiş pusuda bekler. Kimse heveslenmesin, hiç kimseye afiyet olmayacak. Biz biraz büyük lokmayız; yem olmayız! Anlayanlar anlamayanlara anlatsın, ben bir Kıbrıslı Türk olarak fikrimi paylaştım!