“Tarihe Borçlu Olduğumuz Görev, Onu Yeniden Yazmaktır”

Geçtiğimiz gün kızım bana bir e-mail attığını ve mutlaka okumamı rica ettiğini bir sms gönderdi.

“Tarihe Borçlu Olduğumuz Görev, Onu Yeniden Yazmaktır”
Oscar Wilde

Geçtiğimiz gün kızım bana bir e-mail attığını ve mutlaka okumamı rica ettiğini bir sms gönderdi. Ne olduğunu sorduğumda bana kendisinin çok beğendiğini, benim de okumamı istediğini söyledi. Okudum. Gerçekten de çok beğendim. Kızımın beğenmesi ve okumam için bana göndermesi de çok etkiledi beni. Hatta çok mutlu oldum kızım tarafından bilgilendirici, oldukça anlamlı ve içerikli böylesi bir yazı almak.

Mektup bir babanın küçük kızına gönderdiği bir mektup olup tamamı Qijika Reş Dergisi / Sayı:1’de yayımlanmıştır. Sizlerle de mutlaka paylaşmak istedim bu etkileyici mektubu ancak bu köşeye tamamını koymam pek de mümkün olmadığından bazı bölümlerini aşağıya doğrudan ve yorumsuz-eklemesiz bir biçimde aktarıyorum. Belki bir pazar mektubun tamamını eğitişim köşemde yayınlarım. Şimdi sizleri bu mektupla baş başa bırakayım.


EMMA’YA BABASINDAN MEKTUP


“Sevgili kızım, modern ilerleme denilen toplumsal fırtınadan geriye kalan tarihsel enkazın altında debelenen bir dünyaya gözlerini açan bir çocuk olarak seni nasıl bir geleceğin beklediğini doğrusu istersen bende kestiremiyorum. Sevgili kızım, senin olmadığın zamanlarda, tarih, sıradan insanların sıra dışı ortak eylemliliklerine dair pek çok sarsıcı deneyime sahne oldu. Geride bıraktığımız 20. yüzyıl kesinlikle büyük devrim çağlarından biriydi. 1917 Ekim Devrimi, Çin, Küba, Cezayir, Vietnam, Nikaragua ve Şili’de esen devrim rüzgârları “alttakilerin” o güne dek görülmemiş bir siyasal şöleniydi ve tarihin seyrini değiştiren şok deneyimlerdi. Ancak iktidar tuzağına düşen bu hareketler, devletin ve iktisadın ölümcül aklına teslim olurken, kızıl düşlerden düşen bizlere de düşlerimizi sınayacağımız yeni patikalar açma yolu düştü. Artık devrimler çağının kapandığı, direniş ve isyan tarihinin tüm tanrılarının aforoz edildiği, bizler gibi ortak bir hayalin peşinde koşan bütün hayalcilerin umut gemisinin karaya oturduğu çok zor zamanlardan geçiyoruz diyebilirim. Sevgili kızım, “Umudun Mekânları” her yerde işgal altında. Neo-liberal denilen talancı “imparatorluk” bir ahtapot misali tüm dünyayı hegemonyası altına almış durumda. Dünyanın en zengin üç kişisinin serveti, adına az gelişmiş dedikleri yirmi beş ülkenin toplam gelirini aşmaktadır. Dünyadaki en zengin 200 kişinin serveti, dünyada yaşayanların kırk birinin toplam gelirini geçmektedir. Yani belki de 20.yüzyılın sonu bir küresel yoksullaşma dönemi olarak tarih sahnesinden çekilecek. İmparatorluk’un iktisadi sistemine boyun eğen topraklar bağımlı tüketim çöplüklerine dönüşürken, boyun eğmeyenlerde “istisnanın kural haline geldiği” bir siyaset dünyasında her türlü askeri işgali veya asimetrik savaşları göğüslemek zorunda kalıyor. Her şeye rağmen küresel köyün farklı mahallelerinde (Seatle, Cenova, Chiapas, Porto Alegre) yeni türküler eşliğinde küresel isyan halayı, iktidar oyununa karşı kendi oyununu oynamaya devam etmektedir. Kendi kendini örgütleyen, hiyerarşik olmayan heterojen ağlar şeklinde örgütlenen bu “gökkuşağı koalisyonu” her dünyanın içinde yer aldığı bir dünyayı yaratma hayalini ateşlemeyi sürdürüyor.
(…)Geleceğin bir kadını olarak bu topraklardaki “kadınlık halleri”ni soracak olursan maalesef pek değişen bir şey yok. Toplumsal cinsiyet, iktidar hiyerarşisinin en önemli dayanaklarından biri olmaya devam ediyor.
(…)Anlayacağın durumumuz bayağı zor ve vahim. Devlet’in ve Kabile’nin hükmü altında yaşamayı kabul etmediğimizden kendi yarasını yine kendisi sağaltmak zorunda olan bir avuç birey olarak yolumuza ağır aksak devam etmeye çalışıyoruz. “Dostuna yarasını gösterir gibi” samimiyetle konuştuğumuz özgürlükçü platformlarda da kimlik siyaseti yapan özgürlükçülüğü şaibeli insanlar muamelesi görüyoruz. Dedim ya halimiz mecalsiz, kara bir haldir. Yavrum, bu kadar toplumsal çelişkiyle uğraşmaya takatin olur umarım.


(…)Stirner Amcan, özgürlükçü düşüncenin nasıl oluştuğunu ve bireyin bu düşüncelere nasıl hükmedeceğini sorgulamıştır. Stirner’e göre birey kafasındaki düşünceye sahip olmalıdır, aksi halde düşünce bireye sahip olur. Bilgi, insanlar tarafından kullanılmaktan çok insanları kullanan bir şeye dönüşür. Stirner bu tür düşünceye “kafadaki tekerlek” adını verir. “Kafadaki tekerlek” iradeyi denetleyen düşünce, bireyi kullanan bilgidir. Kafadaki tekerleği kırmanın yolu “eğitilmiş insan” değil “özgür insan” yaratmaktır. Eğitilmiş insanda bilgi, karakterin biçimlenmesinde kullanılırken, özgür insan için bilgi, seçimin kolaylaştırılması anlamına gelir. Modern toplumlarda iktidar, otoriteyi eğitim yoluyla bireyin içinde içselleştiren bir toplumsallaşmayı öngörmektedir…(…) Baker, zorunlu eğitimin kurumları olan okulların insanların özgür hayalleri önünde duvarlar ördüğünün altını çiziyor. Baker’e göre “İnsan dünyanın bir parçasıdır, oysa çocuk dünyanın kendisinden bir parça olduğuna inanır; onu değiştirir, onu yaratır, onu düşünür. Onun dünyası değişken ve özgürdür. Bizim dünyamız, mutlak ve zorunluluklarla sınırlıdır, düş gücümüz öylesine sınırlıdır ki, bu zorunlulukların ötesine geçemeyiz.”
Bu haber 137 defa okunmuştur

:

:

:

: