Kıbrıs 1878’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından Büyük Britanya’ya kiralandıktan sonra Kıbrıs’ta yaşayan gerek Kıbrıslı Müslümanlar gerekse Kıbrıslı Türkler kimlik açısından bir var oluş mücadelesi içerisine girmişlerdir denilebilir.
1924 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile bu kez Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti Misak-ı Milli sınırları dışında kalmış ve ada İngilizlerin hakimiyet ve egemenliğine girmiştir. Kıbrıslı Müslümanlar ve Kıbrıslı Türkler açısından Kıbrıs’ta bir toplum olarak olsun bir cemaat olarak olsun kimliğini koruyarak var olabilmek olarak olsun bu tarih oldukça önemliydi. 20 Temmuz 1924 tarihinde imzalanan bu antlaşma sonrasında bir kısım Kıbrıslı Müslüman ve Kıbrıslı Türk’ün Türkiye’ye göç etmesine antlaşma gereği izin verilmişti.
1924 Lozan antlaşmasından sonra adada bir nevi Türkiye tarafından terk edilmişlik hissini etkin bir biçimde yaşayan Kıbrıslı Müslümanlar ve Kıbrıslı Türkler varlık ve var olmayı sürdürme mücadelesini bırakmadılar.
1945 yılında sona eren 2. Dünya paylaşım savaşı sonrasında tüm dünyada yükselişe geçen bağımsızlık hareketleri sömürge ülkelerin giderek sömürgelerini kaybetmelerinin önünü açıyordu. Dominonun ilk taşı hareket etmişti bir kere ve taşlar birbiri ardına devriliyor, sömürgeler sömürge ülkelerden bağımsızlıklarını etkin mücadelelerle kazanıyorlardı. Kıbrıs’ta da nüfusun yaklaşık %80’ini oluşturan Kıbrıslı Rumlar İngilizlere karşı bağımsızlık hareketine girişmişler ancak ne yazık ki bağımsız bir ülke olmak yerine Yunanistan’a bağlanmak yani ENOSİS yolunu tercih etmişlerdi 50’li yıllarda. Yunanistan da buna destek veriyor ancak Türkiye’nin o dönemlerde bir Kıbrıs politikası bulunmadığından Kıbrıslı Müslümanlar ve Kıbrıslı Türkler ENOSİS’e karşı adada tek başlarına mücadele veriyorlardı.
50’li yılları 2. Yarısındadır ki özellikle İngiltere’nin de dış politikadaki manevraları ile Türkiye de Kıbrıs’taki gelişmelere müdahil ediliyor ve adadaki sorun Türkiye-Yunanistan-İngiltere üçgeninin içerisine sokulup Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler2i karşı karşıya getiriyordu. Bu dönemlerdedir ki Kıbrıslı Rumlar’ın ENOSİS politikalarına karşı TAKSİM politikaları geliştirilmiş ve fakat hiçbir zaman Kıbrıs’ın tamamının veya yarısının Türkiye’ye İLHAK edilmesi gündeme gel(e)memiştir Lozan antlaşmalarından dolayı (Hatta daha sonra 1974 sonrası yıllarda 2 devletliliği savunanlar dahi İLHAK /İLTİHAK politikalarını uluslar arası alanda öne çıkaramamışlardır bu kez de Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve Garantörlük Antlaşmaları hasebiyle).
1960 yılında Kıbrıslı Türkler (ve Kıbrıslı Rumlar da) tarihte ilk kez Kıbrıs’ta bir devletin eşit kurucu ortakları olmuşlar ve egemenliği bu yeni devlette paylaşmışlardır. Bu devletin de garantör ülkeleri İngiltere-Yunanistan ve Türkiye olmuştur. İngiltere adada kendi egemenliğinin ve hükümranlığının sürdüğü üsler bölgelerine sahip olurken, Türkiye ve Yunanistan da temsili orduları ile Kıbrıs adasına konuşlandırılmışlar ve Anayasal Nizamın korunmasından Kıbrıs Cumhuriyetinin toprak bütünlüğüne kadar ülkenin garantörlüğünü üstlenmişlerdir. Ancak gelin görün ki bu garantör ülkelerden biri olan Yunanistan 1974 yılında Kıbrıs’ta bir DARBE yapmışlar ve korumaları gereken Anayasal Nizamı kendileri torpillemişlerdir. Bu durumun hemen akabinde ise Türkiye, İngiltere’ye birlikte müdahale edilmesi konusunda teklif götürmüş ancak İngiltere’nin buna yanaşmaması sebebiyle tek başına Anayasal Nizamı ve ülkenin toprak bütünlüğünü korumak ve zaten 1963 olaylarından sonra 1 Mart 1964 tarih ve 186 sayılıBM kararı ile devlet organlarındaki temsiliyetlerini “geçici” olarak kaybetmişlerdir Cumhurbaşkanlığı Muavini dışında (ve bu geçicilik maalesef halen devam etmekte).
Şimdi yıl 2012. 1960’ın da, 1963-64’ün de, 1974’ün de üzerinden yıllar geçmiş. Kıbrıs cumhuriyeti AB üyesi bir ülke olmuş. 1974 sonrası oluşan 2 bölgeli ortam halen devam ediyor. 1977-79 doruk antlaşmaları ile Kıbrıs’ta coğrafi temellere dayalı 2 bölgeli bir federal yapı kurulacağı BM parametreleri ile birlikte kabul görmüş. Perez De Cuellar belgeleri, Butros Galli fikirler dizisi, Annan Planı ve referandumlar yaşanmış ancak gelin görün ki Kıbrıs sorunu hala çözülememiş. Anayasal Nizam hala tesis edilip çalıştırılamamış. Kıbrıs’ın toprak bütünlüğü korunamamış. Ve her şeyden önemlisi Kıbrıslı Türkler hala dünyadan bağlantısız, 1983 yılında dünyaya ilan ettiği devleti tanınmayan ve 541 ve 550 sayılı BM kararları ile de tanınması olası olmayan bir pozisyonda Kıbrıslı Türkler 1878 yılından beridir sürdürdükleri toplumsal varlıklarını koruma mücadelesini halen sürdürüyorlar.
İşte tüm bu geçmişi bir kez daha çok özce hatırlatmak ve Sayın Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun sürdürdüğü müzakere sürecini Federal Kıbrıs Cumhuriyetinin oluşturulması yönünde ve Kıbrıslı Türklerin de dünya ile bağlanmış bir devletin eşit ortağı olmak konusunda cesaretli adım atması ve Kıbrıslı Türkler’in belirsiz geleceğini belirli ve saygın bir duruma yükseltmesi için bir kez daha çağrı yapma açısından kaleme almak istedim.
Daha ne kadar askıda kalacak toplumumuz?