Sürüklenen siyaset

Son dönemlerde ülkemizde hızla arttığı gözlenen sosyolojik, ekonomik ve toplumsal adımların amacının, son tahlilde birbirini tamamlayan tali adımlardan ve amaçlardan oluştuğu; bu amaçların...

Son dönemlerde ülkemizde hızla arttığı gözlenen sosyolojik, ekonomik ve toplumsal adımların amacının, son tahlilde birbirini tamamlayan tali adımlardan ve amaçlardan oluştuğu; bu amaçların da Kıbrıs Türk toplumunun yarım asırdan fazla bir süredir vermiş olduğu var olma, varlığını geliştirme ve egemen olma mücadelesi ile çok da örtüşmediği; giderek Kıbrıslı Türkler yerine Kıbrıs’ta yaşayan Türkler yaklaşımının icraatlarda etkin hale getirildiği; sürer durumun hiç bir hal ve şartta Kıbrıslı Türklerin ve KKTC yurttaşlarının geleceğine dönük pozitif işlemediği giderek daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

YAKIN TARİHSEL SÜREÇ
Başlangıçta toplum uygulanan politikalar neticesinde giderek üretimden koparıldı. 1990 yılına kadar çalışan ve üreten fabrikalar, sanayi holding, konfeksiyon sektörü, tarım ve hayvancılık ve benzeri diğer üretim sektörleri, Kıbrıs’ın kuzeyine hükmeden “iktidar bloku”nun uygulamış olduğu politikalar neticesinde giderek zayıflatıldı veya ortadan kalktı. Üretmek yerine insanlarımız kamu sektörüne yönlendirildi. Kamu sektörü politik çıkarlar uğruna öncelikli ve avantajlı bir sektör haline getirildi.

ABAD KARARI
1990 yılında, o güne kadar 1973 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu (bugünkü Avrupa Birliği) ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan Gümrük Birliği Antlaşmasına atfen Kıbrıs’ın kuzeyinden Avrupa ülkelerine ürettiklerini gümrük birliği antlaşmaları uyarınca rahatça satabilen ve KKTC ilanından sonra dahi herhangi bir izolasyona tabi tutulmayan Kıbrıslı Türkler, bazı “aklı evvellerin” ihracatta o güne kadar kullanılan ihracat mühürünü değiştirerek yerine KKTC mühürü kullanmaya başlamaları ile sıkıntıya girdi ve Kıbrıslı Rumlar durumu Avrupa Birliği Adalet Divanı’na (ABAD) götürdü. Durum ABAD’ta görüşülmeye başlandı ve 1994 yılına kadar mahkeme sürdü; ancak her ne hikmet ve kerametse dönemin İktidar bloku Avrupa’ya bir tek hukukçu dahi göndermeyip, Kıbrıslı Türkler aleyhine açılan davaları savunma gereği duymadı. Sonuç ise; 1994 yılında alınan ABAD kararı ile, KKTC’den Avrupa ülkelerine yapılacak ihracatta artık gümrük birliği kuralları değil herhangi bir 3. ülkenin ihracat kuralları geçerli olacak ve bu da maliyetleri oldukça yükselteceğinden Kıbrıslı Türklerin ihracatını zorlaştıracak ve mukayeseli dezavantajlı duruma getirecekti. Nitekim o tarihten bu yana da ihracat yok denecek kadar azalmış, bu durum da Kıbrıs’ın kuzeyindeki üretimi doğrudan olumsuz etkilemiştir. Bugün gelinen noktada eskiden kullanılan mühürün yeniden kullanılması da mümkün olamazken sorunun çözümüne; çözüm ancak ya AB üyesi olabilecek bir federal Kıbrıs çözümü veya AB’nin “doğrudan ticaret tüzüğü”nü Kıbrıs’ın kuzeyi için geçirmesi ile bulunabilecek bir aşamaya gelmiştir.

BAĞIMLILIK YARATILIYOR

Tüm bu süreçler yaşanırken, önceleri ucuz, denetimsiz, kayıtsız ve kaçak emek gücünün ülkeye girişi de kapılar açılarak; emeğin el değiştirme süreci yaşandı; yaşanmaya da devam ediyor. Bu durum zaman içerisinde sermayenin de el değiştirmesi sürecini beraberinde getiren bir boyuta dönüştü. Ekonomisi günden güne Türkiye’ye daha da bağımlı hale gelen/getirilen KKTC’de giderek siyasi irade de sarsıntı geçirmeye, ülkenin egemenlik anlayışı da sürklase olmaya başladı.



İKTİDAR BLOKU
İktidar bloku diye tanımlanabilecek olan UBP hükümeti, TC hükümeti ve Elçilikle birlikte Yardım Heyeti yapılanması ve uygulamaları, tüm bunların yanı sıra “çözümsüzlük çözümdür” anlayışını sürdürmeye; ayrıca da 1974 itibarı ile başlattığı ganimet düzenini geliştirmeye devam etti hep. Şişirilmeye daha ilk günden başlayan kamu sektörü ise giderek hantal bir yapıya dönüştürülüp, her seçim döneminde partizanca kullanıldı, şişirilmeye de devam etti.

SON HAMLELER

Son dönemlerde artan özelleştirme çabaları, meclisten yalnızca UBP’nin katılımı ile gerçekleşen oylamayla geçirilen özelleştirme yasası;, taşınır taşınmaz tüm kamusal değerlerin, devlet dairelerinin ve tüm kamu kuruluşlarının dahi özelleştirilebileceği bir düzen yaratmış; KKTC vatandaşı çalıştırma zorunluluğu tamamen ortadan kaldırılmış; projelerin, plan ve programların ve ihalelerin neredeyse tamamının Ankara’da hazırlanıp UBP’nin memnuniyet ve kabülü ile uygulamaya konması kanıksanır olmuş; göç yasası diye nitelenen yasalardan tutun da ülkenin çevre felaketine yol açabilecek olan petrol dolum tesisleri ve rafineriler için çalışmalar yoğunlaştırılmış; eğitim sistemi tamamen TC eğitim sisteminin bir uydusu haline getirilmiş ancak maalesef toplum yapısına, insan yetiştirme sistemine ve ülkemiz ihtiyaçlarına hiç bir biçimde uymamış; Vakıf arazileri yüz yıl öncesinin dini eğitimlerini sürdürmeye ve Türkiye’de de eğitim bilimleri açısından büyük tartışmalara ve tedirginliklere yol açan imam hatip okullarının çocuk yaşlarda başlamasını öngören 4+4+4 sistemiyle birlikte ilahiyat kolejleri ekseninde anaokulundan liseye kadar ağırlıklı bir dini eğitim sistemini külliye anlayışı ile bütünleştirerek uygulayacak olan bir vakfa ya beleşe 30 yıllığına kiralanmış; ekonomik yapılanma ve ekonomik durumumuzla ilgili açıklamalar topyekün Ankara’dan yapılmaya başlanmış; TC hükümetinin bakanları KKTC hükümetinin bakanlarıymışcasına açıklamalar günden güne artmış ancak buna karşın UBP hükümetinden herhangi bir rahatsızlık belirtisi görülmemesi kanıksanmaya başlanmış; TC Büyükelçisinin, TC’nin Kıbrıs’tan sorumlu devlet bakanının, TC’nin AB’den sorumlu bakanının, TC Enerji bakanının, TC Gençlik ve Spor bakanının ve daha bir çok bakan ve yetkilinin, UBP hükümetinin yapması gereken plan, proje, program, vizyon ve açıklamaları çoğu zaman kendileri yaparak ülkede bir çift hükümet mi var yoksa gerçekten de Kıbrıslı Rumların iddia ettiği gibi KKTC hükümeti TC hükümetinin bir alt yönetimidir olgusunun güçlenmesine yol açılmış; buraya sıralanmamış olan daha onlarca konudaki “alan-veren”, “buyuran- uygulayan” anlayışındaki politikalarla Kıbrıs Türk halkı giderek endişe ve umutsuzluğa sürüklenmiş, siyasete olan güven erozyona uğratılmış ve halkımız tamamen edilgen bir toplum durumuna düşürülmüştür.

DİNİ SİYASETE ALET ETMEK
Türkiye’deki egemen çevreler ve bu egemen çevrelerce işbirliği içinde olduğu ayan beyan ortada olan UBP hükümeti tarafından bizim gibi çağdaş bir toplumun ve neslin karşısına değişik kurum ve kuruluşlarda yetiştirilen “bağnaz” bir nesil ortaya çıkarmak planlarını giderek hayata geçirmenin çalışmalarını hızlandırmışlar ve ekonomik zorluklar bahane edilerek TC egemen çevreleriyle tamamen uyumlu çalışmayı içlerine sindirerek uygulamaya sokmaya başlamışlardır.


Karşı karşıya getirilmeye çalışılan bu iki nesil, tartışmasız bir biçimde birbirinin tez ve antitezidir.

KKTC YENİDEN DİZAYN EDİLİYOR!


Bu iki neslin yaşamın pratiğinde uzlaşması felsefi olarak da, reel olarak da hemen hemen imkânsızdır. AKP'nin KKTC’sinde demokrasinin ve çağdaş devletin imkânlarından ve ortamından yararlanarak yetiştirilmek istenen bu yeni nesil, kul ve mürit özelliklerine sahip bir nesil olacak olup, mutlaka ve mutlaka gün gelecek kendi inandırıldıkları rejimi oluşturmak için günün şartlarındaki çağdaş kadrolarla açık bir çatışma içine girebileceklerdir.


Oluşturulmak ve yaratılmak istenen bu yeni nesil, bu çatışmayı inançlarının bir gereği saymakta olacağından hiç çekinmeden hayata geçirmeye çalışacaktır. İşte bu anlamda UBP hükümeti desteğiyle karşı karşıya olduğumuz ittifak blokunun bu uygulamaları karşısında, Devlet, kendini yıkabilecek potansiyel bir tehlikeyi kendi eliyle oluşturmaktadır. Bu kesimin en büyük ve en etkili silâhı ise tartışmasız bir biçimde din istismarıdır. Din istismarı ile büyük kitlelerin harekete geçirilebilmesi, dünyamızda, bölgemizde ve Türkiye’de yaşanan çeşitli örneklerden de görüldüğü üzere mümkündür.

UBP’nin “BIZ DE KARŞIYIZ AMA NE YAPALIM?” politikaları

Bu tehlikenin görülememesi veya savsaklanmasının en önemli nedeni, olayın maalesef ki bir inanç mes’elesi olarak değerlendirilmesidir. Hatta bu doğrultuda demokratik ve çağdaş bazı aydın ve devlet adamları, maaşların ödenememesini ve içerisine giderek daha da sürüklendiğimiz ekonomik krizi de bahane ederek, “biz de karşıyız ama ne yapalım?” savunmalarını da ileri götürerek, bu kesimle uzlaşma arayışı içine girmişlerdir.


Ancak, unutulmaması gereken bir şey vardır. Demokratik ve çağdaş nitelikli insan tartışabilir, görüşlerinde düzeltme yapabilir, uzlaşma uğrunda bâzı tâvizlerde bulunabilir. Dogmatik nitelikli insan ise asla uzlaşamaz. Uzlaşmaması inandığı dogmaların kaçınılmaz sonucudur. Uzlaşma bir takım tâvizleri gerektirir. Oysa bu tipte bir kişi tâviz verdiği anda, inançlarının gereklerine aykırı hareket ettiğine inanır. Günahkâr hâttâ kâfir olduğuna inanır. Bu sebeple uzlaşmaya çalışan çağdaş aydın sâdece karşı tarafa tâviz verir ve kendi kendini aldatır.
Bu haber 58 defa okunmuştur

:

:

:

: