Kendimiz olmanın tam değerini maalesef ki yeterince bilmiyoruz...
Çünkü buna ne öğretildik, ne de alıştırıldık...
Doğduğumuz günden başlayarak, bize sunulan eğitim sistemi içerisinde de maalesef ki kendimiz olmamıza dönük programlar yer almıyor yeterince...
Kendimizi tanımamız, kendimizi keşfetmemiz ve en nihayetinde kendimizi gerçekleştirmemize yarayacak, yaratıcılığımızı geliştirecek program ve etkinlikler yerine; daha fazla hazır bilgiyi ezberlemek, bilinenleri tekrarlamak, verilenleri öğrenmek, öğrendiklerimizi biliyor muyuz diye sorduklarında aynen cevaplamak, düzeni bozmamak, değişim yerine var olanı korumak üzerine oluşturulmuş tekrarlara dayalı program ve etkinliklerle öğretiliyor, eğitiliyoruz...
Halbuki gerçekten özgür olabilmemiz için yapılacak tek şey kendimiz olmaktır...
Kendimiz olabilmek, farklılıklara saygıyı da gerektirir, kendimizin görünürlüğünü ve etililiğini de artırır...
Kendimiz olmak bir farklı renktir tuvalde; bir farklı çiçeği koklayabilmektir; müzikteki ritmdir, farklı notadır...
Çocukken âileniz size koruma adına, size kendilerince iyi bir gelecek hazırlama adına, elbette ki derin düşünmeden ve kötülük barındırmadan sizin kendiniz gibi olmanıza çok fırsat ve hatta izin vermez...
Büyüdüğünüz zaman öğretmenleriniz biraz da eğitim sisteminin zorlaması, kolej sınavları, üniversite sınavları, programların çerçevesinde kalma ve müfredatı yetiştirme kayguları ile istemeden de olsa maalesef yine sizin kendiniz olmanızı engellerler...
Sonra okul arkadaşlarınızın etkileri, çevrenizin yönlendirmeleri ve en nihayetinde gelecek kaygıları, istihdam koşulları, ekonomik yönlendirmeler ve benzeri etkilerin görünmez baskılarına maruz kalırsınız...
Ve tüm bunların sonunda toplumun çeşitli arz ve talepleri karşısında kendinize sahip olma olasılığınızı ve kendinizi gerçekleştirme olanaklarınızı giderek bir bir tüketerek bütün özgürlüğünüzü yitirirsiniz...
PROBLEM NERDE?
Aslında belki de bu bağlamda düşünüldüğünde, bütün problem yapabileceklerimizi ve yaşantılarımızı sınırlandırmalarda ve bu sınırlandırmalara karşı zamanla yitirilen direnişte yatar...
Kendinizi gerçekleştirmeden, kendinizi olmak istediğinizden farkında bile olmadan uzaklaştırarak, yaratıcılığınızı ve yeteneklerinizi ortaya çıkaramadan, başkalarının istediği bir kişiliğe büründürülmek özgürlüğünüzün tadına belki de hiç varamamak ve hatta bunun farkında bile olmamak hem bireyin kendi hem de içinde yaşanılan toplum için ne kadar büyük bir kayıptır...
En büyük zenginliğin kendiniz olabilmek olduğunun güzelliğini yaşayamamak ve yüzlerce ganimet mal mülke, arabaya, masalar dolusu yemeğe ve tüketim toplumunun insanlara süsleyerek sunduğu ve özendirdiği sahte lükslere sahip olmak kendiniz olmak değil, tabiri caizse kapitalist dünyanın insanlara cicili bicili sunduğu arzuların esiri olmaktır...
Kanımca hayatımızın en büyük mücadelesi de budur.
Kendimiz olmak.
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK
KKTC'deki mevcut siyasî ve iktisadi düzeni eleştiren, halka karşı ve halka rağmen kurulmuş olan ganimet sistemine ve antidemokratik yapılanmalara ve otoriteye isyan eden ve halkın menfaatleri için mücadele eden entellektüeller, aydınlar, düşünürler, sanatçılar, öğretmenler, doktorlar, memurlar, işçiler, köylüler, milletvekilleri ve partililer ve toplumun her kesiminden toplum ve insan için uğraş veren herkes zaman zaman kendini kendi görev arkadaşlarını “yolsuzluk” suçuyla dava eden bir polisin ikilemi içinde bulur. Bir yandan kendilerine sanki de sistemi dava eden bir hain gözüyle bakılırken, bir yandan da vicdanının sesini dinlemiş olurlar insanlığın ve kendilerinin.
Nasıl ki birisinden rüşvet alan bir polis aynı zamanda da rüşvet veren o suçluyu tutuklayamaz; işte tüm toplumu ganimet düzenine alıştırıp bulaştıranlar da toplumun bu duygularını ve “çaresizliklerini” kullanarak yarattıkları bu sistemsizliğin sürmesini ve keyfini yaşarlar. Ve işte bizler de kendi özgürlüğümüzü yaşayamadan ve kendimizi gerçekleştiremeden, sonuçta bu iki zıt duyguyla yaşamayı öğrenmek zorunda kalırız; ki buna da öğrenilmiş çaresizlik derler.
Tüm toplum bize dayatılan bu sistemden şikayetçiyken; tüm toplum içine sürüklendiği ekonomik ve toplumsal çöküntüler yaşarken nasıl olur da bu şikayet edilen sistemsizliğin yaratıcıları halen toplumu yönetebiliyorlar bunun başka bir izahı olabilir mi?
.
DOĞRU OLAN NE?
Peki hangi seçenek en doğrusudur?
İşte bu nereye gitmek istediğinize bağlıdır.
Yaşam bir zekâdır ve gelişir.
Tek bir hücre beyin olmayı nasıl öğrendi?
Bu yüzden de yeni iç görüşlere ihtiyaç duyar
Zihin sıçramalar yapabilir ve kendine konan eski limitleri aşabilir.
Her seviyede öğrenmek, dayanışmak, paylaşmak ve esinlenmek daha fazla özgürlüğe doğru bir adımdır.
VE ÖZGÜRLÜK BIR SEÇIMDIR.
Zihin alanında özgürlük ve bağlılık beraber bulunur. Hangisine ayak uyduracağımızı biz seçeriz.
Umarım bu seçimlerimiz, nitelikli ve insan merkezli ilkelerle yönetilen bir ahlakın ve özlediğimiz toplumun yeniden doğuşunu simgeler.
Ve hepimiz özgürleşiriz seçimlerimizle, kendimizi gerçekleştirmelerimizle...
Ve biz eğer kendimiz olamazsak, toplumsal özgürlük hayal olur...